Saturday, 29 December 2012

zaman

Aristo, Fizik'inde "şimdi" dediği tek tek anlar ile zaman arasında ayrım yapar. Tek tek anlar, tıpkı Aristo'nun atomları gibi bölünmez, parçalanamaz şeylerdir. Zaman ise, bu bölünmez anları birleştiren çizgidir.

Oysa hayatı Aristo'nun Zaman'ı gibi bir çizgi olarak değil de, tek tek eşyaların ve müziğin hatırlattığı yoğun anların her biri olarak düşünmeyi öğrenirsek, zamanın ayarının insan olduğunu keşfedeceğiz.

İşte o zaman dün, bugün, yarın değil müzikler konuşacak. Tarihler değil, şarkılar haykıracak sevgimizi. Mekanın sonsuzluğunda, zaman yok olacak. Bizimle durup, bizimle hızlanacak. Ve zamana hükmedebildiğimiz o anda büyüyeceğiz. Mutlulukları, hataları, korkuları kısacası anları ve anıları sebepleri ya da sonuçları olmadan birbirinden bağımsız düşünebileceğiz.
Çizgisel akıştan kurtuluşumuzla hayatın kararsızlıklar ve pişmanlıklar zinciri değil, bu unutulamayan anların bir bütünü olduğunu göreceğiz.

Bir şeyler daha değişti.
"Drop the Other"

Wednesday, 31 October 2012

kişinin kendine vereceği öğüt


kendini sev. kendini daha çok sev. bir narsist olana kadar bunu yapmaya devam et. yaşamaktan keyif al ve gül. çünkü gülmek sana çok yakışıyor.

asla pişman olma çünkü pişmanlıkların üzülmen gereken şeyler değil, öğrenmen gerekenler. her yere git, yapabildiğin her şeyi yap, okuyabildiğin her kitabı oku ve her filmi izle, yeni’den korkma.

bir şeyleri reddedip maskeler ve aidiyetler arkasına sığınma. kendini olduğunudan farklı göstermeye çalışma, dediğim gibi pişmanlıklarına, hayal kırıklıklarına, mutszuluklarına dört elle sarıl.

ve bil ki karşına çıkan, etrafında olan herkesin bir nedeni vardır, ya seni bir yere görürür ya da sana bir şey öğretir.


aslında bunu buraya yazmıştım. ama sonra canım böyle istedi.
sevgilerle.

Thursday, 25 October 2012

çok geriden gelen festival yazısı

Bu yılki filmekimi benim adıma çok verimli geçti gençler ve genç kalanlar.
4 filme gittim, 4ü de birbirinden başarılydı.

Ben ve Sen (Io e Te); Bertolucci'nin bu filmi narsist bir lise öğrencisinin ailesini kayak tatiline gittiğini söyleyip, evinin bodrum katında yaşamaya başlamasını anlatıyor. Bodrum katında kaldığı bu bir haftada, hem kendini sorgularken hem de bir anda onla kalmaya başlayan üvey ablasıyla uğraşıyor. Ablası uyuşturucu bağımlısı ve kardeşi gibi onun da bir ton sorunu var. Filmin en kritik noktalarında çalan David Bowie şarkılarıyla çok mutlu ediyor. Boş vaktiniz varsa, indirin izleyin, hayattan keyif alın bu filmle. (Hayır, sevişmiyorlar.)


Havana'da 7 Gün(7 Dias en la Habana): 7 günde 7 farklı kişinin ağzından havanayı anlatan, belgesel tadında bir film. Ama aynı zamanda en aykırı belgesel olma özelliğini de taşıyor. Daha alternatif insanlar ağzından havanayı anlatırken, izleyiciyi rahatsız ediyor. 5. günde bir ayin sahnesi var ki, sırf o sahne için bile izlenebilecek bir film. Latin Amerika kültürüyle ilgiliyseniz, mutlaka izleyin efendim.

Katil Joe (Killer Joe): Exorcist'in yönetmeninin sapık filmi. Bir anda gülmeye başlayıp, bir sonraki dakikada ekrana bakamayacağınız görüntülere sahip cidden sapık bir film. Yönetmenin başarısı demek istiyorum, çünkü başka bir yerde böyle görüntüleri yan yana koysalar, rezalet olmuş deyip kafa çevirirsin. Ama sigortadan para alabilmek için annesinin ölümünü planlayan, bu iş için de Joe'yu tutan uyuşturucu borçlu ana karakterimizin hikayesi oldukça içten anlatılıyor. Joe'nun parasını ödeyemeyince de histerik kız kardeşini avans olarak "satıyor." Hikaye ilerledikçe de tabi, kız kardeşini geri almak istiyor ve olayların sıkıntıya girdiği nokta da burası. Kana dayanamıyorsanız uzak durun, canınız sıradanlıktan sıkıldıysa dört elle sarılın bu filme.

Kara Oyun (Black's Game): Reykjavik'te suç oranının tavanda olduğu yıllarda 6 çocukluk arkadaşının nasıl yeniden bir araya gelip İzlanda'nın önde gelen suç çetesini kurduklarını ve daha sonra nasıl battıklarını anlatıyor. Ben izlerken çok keyif aldım, çünkü hem görüntüler hem de kurgusu çok güzeldi. Trainspotting tadına, hızlı bir o kadar da "ah bunları biz de yapıyoruz" dedirten bir filmdi.


Hiç profesyonel olmayan bu film yorumlarımdan sonra, size söylemek istediğim iki üç şey daha var.
Birincisi, ben bayramın bu üç gününde yine Masumiyet Müzesi'nde çalışıyor olacağım. Tekrar tekrar söylüyorum, kitabı okuduysanız, ya da Orhan Pamuk seviyorsanız gelin. Müze çok güzel, çok huzurlu, dış dünyadan kopuk bir mabet gibi. Huzur işte ya, ne söylesem boş.

Onun dışında kasımda son MUN konferansım için Berlin'e gideceğim. Büyük bir heyecanla onu bekliyorum. Bugün saatlerce Guinea-Bissau'daki askeri darbe üzerine araştırma yaptım. Beynim yanma seviyesine geldi.

O psikolojiyle de bunları yazdım, çok kötü yazdıysam affedin, ama yine de filmleri izleyin hepsi çok güzeldi.

Thursday, 27 September 2012

canımın içi

"Canımın içi böyle şeyler yalnız romanlarda olur."

Yine uzun bir aradan sonra bir şeyler demeye geldim.
Yaz ayım güzel geçti, çok gezdik, çok güldük geri geldik.
Bu yılım da Abitur olsun, ÖSS olsun işte böyle streslerle geçmeye mahkum.
Şimdi size birkaç güzel kitaptan, insandan filan bahsedeceğim.
Ve araya yazdan bir fotoğraf sokuyorum, çünkü bu güzel insanı çok özledim.

İlk olarak Masumiyet Müzesi'nde çalışmaya başladım. Bildiğiniz -ya da bilmediğiniz- üzere Masumiyet Müzesi Orhan Pamuk'un aynı isimli kitabının hayata geçirildiği bir proje.
Kitap Kemal Basmacı'nın Füsun'a olan obsesif ve bir o kadar da duygulu aşkını anlatıyor. Kemal'in bu sevgiyi koruyabilmek için yaptıkları ve onu unutmamak için topladığı eşyalar üzerinden ilerleyen bir kurgusu var.
Müze de işte objelerin anılarımızda ve geçmişi hatırlamadaki değerleri çıkışlı. Kemal'in topladığı kitapta bahsi geçen her bir eşyayı müzede görmek mümkün.

Ben orada olmaktan, çalışmaktan ve müzeyi tekrar tekrar gezmekten çok fazla keyif alıyorum. Bunun temel sebebi de eşyaların benim de hayatımın bir yerinden tutması. Saklanmiş haritalar, tuzluklar, küpeler bana bir şekilde benim eskilerden sakladığım anlamsız -ama tekrar tekrar bakıp düşünmesi bir o kadar da güzel- eşyaları hatırlatıyor.

Kitabı okuduysanız mutlaka gelin, gezin beni de görün derim. Cumaları 2den itibaren oradayım. Kitabınız varsa tabii ücretsiz girebiliyorsunuz.
Gönül isterdi daha çok gün gidebileyim ama dershane ve okul el vermiyor.

Onun dışında Filmekimi yaklaştı bildiğiniz üzere. 4 tane filme bilet aldım. Ben ve Sen, Havana'da 7 gün, Kara Oyun ve Katil Joe olmak üzere. İzledikten sonra buralarda yine bi geri dönüş yaparım diye düşünüyorum.

Son olarak da yakın zamanda bir kez daha okudum. Cemil Kavukçu'nun Nolya isimli çok tatlı bir öyküsü var. Küçücük bir şey zaten ama büyük keyif.
Şimdilik bu kadar.

Tuesday, 26 June 2012

şarkıları seviyoruz, çünkü onları yaşıyoruz.

Bu söz aslında hemen yatağımın yanında asılı olan fotoğraftaki çocuğun dövmesi. Levi'sın fotoğraf yarışmasında ikincilik kazanan bir fotoğraf.

Sanırım 4 yıla yakın süredir aynı yerde asılı duruyor ama bikere bile bakıp düşünmemiştim. Şu an Paranoid Android çalıyor mesela. Bu şarkıyı seviyorum, çünkü yaşadım. Geçen yaz sabaha karşı bir arkadaşımla oturup yaptığımız bir konuşmayı hatırlatıyor bana. Ambition makes you look pretty ugly diyor ve üzülüyorum. Çünkü böyle, insanlar geliyor aklıma, eski arkadaşlarım geliyor.
When I am king, you'll be first against the wall diyor ve kızıyorum ya da ne bileyim rain down derken düşünüyorum hadi artık diyorum. Geçsin istiyorum.

Ve düşünüyorum ki hepimiz şarkılarla büyüyoruz, ayrılıklarda düşünüp üzüldüğümüz şarkılar var eşlik edip dans ettiğimiz şarkılar var müzik bir şekilde herkesin hayatında var.
Bazı insanlar kendilerini bunun üzerinden tanımlıyorlar mesela. Giyiniş tarzları, yaşayış biçimleri dinledikleri müzik ve ait oldukları grup çevresinde şekilleniyor.

Şarkıları seviyoruz, çünkü onları yaşıyoruz. Onları paylaşmak istemememiz de bu yüzden. Başkaları sevsin istemiyoruz, bizim olsun, anılarımızla bir kutuya kapatalım istiyoruz. Popülerliği de bu yüzden sevmiyoruz aslında çünkü bize özelin elimizden alınması ve bunu durdurmak için yapabileceğimiz hiçbir şey olmaması gibi hissettiriyor.

Mesela bir şeyi sürekli dinledikten sonra, bir kenara atıyoruz. Ama kızmıyor kimse bize, en özgür seçimleri de müzikle yapıyor insan. Ayrıca sen istemeden seni terk etmiyor asla, sıkıldım, olmuyor demiyor.

Street Spirit mesela, kafamda tek bir sahne. Muse Breaks'in hatırlattığı tek bir şey var.
Keşfettim işte, en saf sevgi bu.
Müzik.
Hangi türde olursa olsun, her şarkının her melodinin bir çağrışımı var, çünkü şarkılarla yaşıyoruz.

Keşke herkesi ve her şeyi bu kadar saf, özgür ve yaşayarak sevebilsek.
Şarkıları seviyoruz, çünkü onları yaşıyoruz.

Sunday, 8 April 2012

sevgili zeynep

Aylardır buraya hiçbir şey yazmıyorum, keyiften hepsi keyiften.

Ama şu an Zeynep'e açık mektup hazırladım bir adet.

Merhaba, 
Başlangıçlar hep kötü olur zaten. Dün filmden çıktığımızda konuşurken kimse senin kadar açık değil dedim içimden. Sana sarılmak istedim mesela o an ama çok garip olacaktı. Alakasızdı yani, Fahişelere Güzelleme'den çıkıp şevkle birine sarılmak. Hem 4-5 kişi konuştuğumuz konu da farklıydı.
Mesela Rock n' Rolla'da ilk seni gördüğümde çok mutlu oldum.Çığlıklar attım hattaa.
Ya da ne biliyim dün İstiklal'i yürürken bazı şeyleri anlatabilmek çok güzeldi. Yargılanmadığını bilmek, karşındakinin düşündüğünü oyunlara gerek olmadan bilebilmek huzur veriyor insana. Ya da benim beklentim bu, haz alıyorum açıklıktan. Şeffaf politika filan gibi gereksiz laflar ediyorlar böyle şeylere. Şeffafsın ama Zeynep. 
Bu sadece konuşmak onu bunu yapmak değil, bir kere kendine güvendiğin dışarıdan hissediliyor. Giyim, konuşma tarzı, inatçılık bunların hepsi "Ben varım." diye bağırıyor sanki. Seninle konuşmak da olmak gibi, yaşadığın konuştuğun söylediğin her şeyin hakkını vermek gibi.
Ve şu an bana Ayşe de var, hem daha iyi tanıyorsun diyebilirsin. Ama uzaktan, bilmeden, tanımadan görmek dinlemek konuşmak daha güzel biliyor musun? Çünkü objektif olamıyorsun birbirinin tüm hayatını bildiğinde. Bu en güzel, ve dün en güzeldi. Seninle ve herkesle keyifliydi.
Bunu neden buraya yazıyorum tam oturtamadım ben de kafamda, sanırım herkesle paylaşmak istedim. 103 kişi varmış mesela, 103'ü de Zeynep Demir'le ilgili bir şeyler biliyor şu an. Hiç tanımadıkları görmedikleri bilmedikleri bir insan. 
Sana ne kadar laf edersem edeyim, ki çok yapıyorum (sevdiğinden annesi), farklı bir yerdesin onu bi bil. Bu sensiz olmaz feryatları değil, senle konuşmasam paylaşmasam da olur ama arada bir güzel oluyor böyle.

Bkz: Garip oldu lan, üçüncü kişileri kesinlikle ilgilendirmeyen bir yazı.
Bkz: Nilgün Hoca'ya açık mektup örneği diye gösterelim bunu ne dersin?

Hoşçakal.

Sunday, 5 February 2012

hiçbir şey

Kar yağdı, sonra eridi, sonra hava ısındı, tatil geldi, o da bitti ve bilgisayarımı hala tamire götürmedim, hala mavi ekran veriyor ve tüm fotoğraflarımı kaybetme riskim hala var.
Ama ilk olarak boyun borcu kar temalı fotoğraf:

Aslında sevdiğimden koyuyorum bunu her yere.

Bu yıl biraz fazla hızlı geçiyor ve ben yeni bir öykü yazdım ve bunu sait faik öykü yarışmasına göndericem galiba ama daha size göstermek istemiyorum çünkü heyecanı gider gibi hissediyorum biraz.

Hollandadaki konferansa fotoğrafçı seçildim demiş miydim?
Bir de şimdi Robert'teki bir konferansa başvurdum. Bunu dememiştim ama kesin.

Bu festivale gidiyoruz hep beraber.

BİR DE YAPRAK YA SENİ ÖZLEDİM BULUŞALIM KONUŞALIM YİNE.

Şimdi gidip biraz test çözücem çünkü biricik "Yarıyıl Tatil Kitabı"nı hala bitirmedim.
18 yaşına geldim hala lisedeyim.
19 yaşına geldiğimde hala lisede olucam.
Ve en sonunda Berlin'e gidebildiğimde artık yaşlanmış filan olucam.
Çok üzülüyorum sevgili çocuklar, çok.