Monday, 28 June 2010

Sonisphere'daki İnanılmaz Mantık Hatası

Dikkat, çok uzun, kompleks hatta ve hatta edebi içerikli konser yazısı.


25i Sonisphere'a gidemeyip evde otuz kere üst üste Walk açıp tek başıma gaz olup takıldığım gün.


O gün Pentagram, Alice in Chain ve Rammstein Sonisphere'da sahne alıyordu.



Madem cinsel içerikli şarkı yapınca çok tutuyor, piyasa oluyorsun, millet seni müziğinle değil sahne şovunla  değerlendiriyor ben de am diye şarkı yapıcam, konserlerimde milletin üstüne attırıcam sonra da paraya doyucam. Biletlerim yüz küsür milyona satacak o zaman. Kazandığım parayla da Ozzfest, Graspop, Wacken gezicem her yeri. Bir de interrail yaparım o arada. Oh mis.


Şimdi 26sı dünya uyuşturucuya karşı mücadele günüymüş, hepimize kutlu olsun. 


Solda Olcay sağda Eyüp falan.


Ben o gün Sonipshere civarındaydım. Herkes kombine biletlerini gözümüze sokup ağrıyan boyunlarından ve Manowar'ın ne kadar güzel olacağından bahsederken biz Ege'yle köfte satıcılarını, nohut pilavcıları, su ve bira satanları, daha ilerleyen saatlerde ise işi ilertletip tekila shot satmayı deneyenleri izledik. Organizasyonun kazandığı kadar bir de bu dışarıdaki insanlar kazandı.




Hayko Cepkin'in bir kısmını beleştepe'den izledik. Ben yeni albümü dinlemedim ama herkes cidden iyi ve izlenmeye değer olduğunu söyledi orada biraz takıldık ama Manowar ve Accept'e kalamadık. Çünkü çok yorulmuştuk. Beşiktaşa inip çekirdek çitleyerek kaykaycıları izledik. Bir de fotoğraf çektim biraz sıkılıp.






Manowar bitince insanlar çıkmaya başladılar, Accept'i bilmemelerine ve dinlememelerine üzüldük Egeyle. Sonra acaba gitsek mi yine stadın oraya Amamos La Vida çalsalar ne dinleriz karşim dedik ama çok üşendik, zaten çalmamışlar da.


Bir de yakın arkadaşlarımdan birinin sevgilisiyle tanışmam gerekiyordu, birbirimizi bulamadık ama çocuk bana bilet buldu.Hem de Big 4'un olduğu son gün için. Hem de pazar günü alacaktım, hem de sadece 100 milyona. Ki biletler bayaa pahalıya gidiyordu. Çok mutlu oldum, Beşiktaşta dans ettim, adeta kendimden geçtim.


27si güzel bir gün, gaz bir gün. Severiz.


Bana biletini satan çocuk bütünlemelere çalıştığı için gidemiyormuş konsere, haliyle Beşiktaşa bileti vermeye de gelemedi. Bileti çocuğun babasından aldım, ilginç bir deneyim oldu. Sağlam ticaret.




Bir gibi Yamaç sağ olsun sıranın ortasına gidip içeri girdim. Onlar sekizden beri bekliyorlarmış. 
Yaklaşık 20 kişi falandık sanırım. Ya da otuz bilmiyorum. Kalabalıktık ama bayaa. Güzel bir yer bulup oturduk. Gren'de bir gazla ayağa kalktık, pek bir iş olmadığını görünce yeniden çöktük.


Foma'da yerde yatıyorduk, neredeyse buharlaşacaktık, sıcak beynimize geçmişti. İnsanlar su için yalvarıyordu. Gölgelik tek alan yoktu ve zaten çakırkeyf olan insanları bir de güneş çarpınca herkes kafayı yedi. Bu sebeple grupla ilgili pek bir şey söyleyemeyeceğim.


Çıkarılacak nacizane sonuç: Yaz festivallerinde pantalonla giyeni dövüyorlar bundan sonra.


Anthrax çok bilmememe rağmen bayaa gazdı. En öne yakındık grup çıkınca Caught in A Mosh'la efsanevi bir pogo başladı, millet güneş enerjisiyle mi çalışıyor ne ayak falan diye düşünürken eziliyordum. Direk arkaya kaçtım. Belladonna çok sempatikti, tüm seyirciyi gaza getirmeyi başardı. Kanımca en iyi parçalardan biri de Indians'dı. 


                                                                Telefonla çektim affedin.


Heyecanla Megadeth'i beklerken gidip Anthrax'ın üstüne soğuk bir su içtim. Sonra diğerlerini kaybettim, Olcay ve Çınar'ı buldum. Önlere yakın bir yerde izlememize rağmen ses sistemi bir acayipti. İlk başta Dave'in sesi hiç duyulmuyordu, daha sonra soloların hiçbiri duyulmadı, duyulanlarda da acayip bir cızırtı vardı. In my darkest hour çaldı, onu bile anlamadık, en azından ben anlamadım adam gibi. 




A Tout Le Monde'da Dave amcamız yine inanılmaz fransızca aksanını konuşturdu, gerçi ondan çok seyircinin sesi duyuluyordu. Hemen arkasından hiçbir konserde çalmadıkları (Ben Olcayların yalancısıyım.) Tornado of Souls'u çaldılar, konserin en gaz dakikalarını yaşattılar. Symphony of Destruction'da ses daha bir düzelmiş gibiydi, bütün alan birlikte söyledi zaten. Problemlere rağmen Megadeth çok iyi bir konser çıkardı, Dave amcamızı bir kez daha öpüyorum buradan.




Alana girişimden beri Slayer'dan korkuyordum yine de önlere gittim salak gibi. World Painted Blood'ın 20inci saniyesinde her şey karıştı. Mosh pit desen, circle pit desen ne varsa ortasında kaldım. İki güzel insan sayesinde yeniden arkalara geçmeyi başardığımda bayaa yıpranmış ve ölü durumdaydım ve Angel of Death'te Tom Araya şov yapıyordu. En az 3-4 tane wall of death olduğunu söylediler ama sadece birini gördüm onda da South of Heaven bitmek üzereydi ve Başakla "KAÇ LAN KAÇ, KAÇ WALL OF DEATH GELİYOR ABİ" modundaydık. Şahsen Slayer o kadar sevmem hatta gürültü gibi gelir bazı şarkıları ama yine de oldukça eğlendim. Raining Blood'da yanıma gelip çevirerek salla kafanı diyen çocukla sağlam headbang yaptık. 


Ah bir de benim arkaya gidişimden Raining Blood'a kadar bir saniye durmadan pogo ve circle pit'lere giren elinde mor tişörtünü sallayan çocuk, sen nasıl bir gazsın, o nasıl bir enerji, o nasıl bir Slayer sevgisidir öyle. Raining Blood bitince yere düşüp neredeyse bayılsan da kalbimdesin.




Gelelim headliner'a. En baştan itibaren, hatta Sonisphere'dan aylar önce ben dahil tüm arkadaşlarım Metallica'nın nasıl orta malı olduğundan ve headliner çıkmasının saçma insanları konsere getirdiğinden bahsediyorduk. İlk kez Metallica'yı canlı izleyen ben, anladım ki adamlar bu ismi, ünü hak ediyorlar (En azından eski parçalarını çaldıkları sürece.) 


Creeping Death'ten sonra For whom the bell tollsla yavaş ama acılı bir giriş yaptılar. Acılı dediysem, boyun ağrısı canım. En sevdiğim parçalardan birini de en başlarda çalıp ön yargılarımı yıkma yolunda kocaman bir adım attılar.


Give me fuel, give me fire, give me which I desire sözleriyle herkesin enerjisi yerine geldi, Anthrax, Megadeth ve Slayer'ınyorgunluğu unutuldu. 


Yeni albümden iki parça çaldılar, end of the line ve all nightmare long, ikisi de eski parçalar kadar gaz olamadı.
Hiçbirine diğerleri kadar insan eşlik etmedi. 


Sad but true inanılmaz güzel harika falan ötesiydi. James başta Manowar'ın "Bu festivale 4 büyük grup geldi diyorlar? Siktir oradan! " sözlerine atıfta bulunarak mis gibi bir Big 4 konuşması yaptı ve I'm your dream, make you real sözleriyle parçaya başladı.


Master of Puppets'taki ortamı ve performansı kelimelerle anlatmayı denemiyorum. Adamlar işi biliyor.


Nothing Else Matters tam bir sevgi yumağı şarkısıydı. Böyle bir söz öbeği yok evet biliyorum. Her şarkıyı tek tek yazdım boku çıktı lan.


Seek & Destroy'la bitirdiler ondan önce iki şarkı çaldılar biri cover'dı çaldılar ama ne olduğunu bilmiyorum, affedin. 


Wherever I May Roam çalmalarını çok fazla istedim. Çalmadılar tabiki. Ki o kadar güzel bir performanstan sonra oturup da buna üzülmedim.


Bir de tüm ışıkları açtılar en sonda, seyirciyle birlikte olalım tarzı konuştu James. Yaklaşık 300er pena attılar Kirk'le, Lars sekiz dokuz baget attı. Sahne önündekilerden biri lütfen bana da o güzel Big 4 penalarından verir mi? (Gönül fotoğrafını koymak isterdi ama çekemedim, böyle önde Anthrax, Slayer, Megadeth ve Metallica'nın logoları arkada da "BIG 4" yazıyordu.)


Of gerçekten çok fazla yazdım, ama bu da konser günlüğü, yorumu tarzı bir şey olsun. Bana katılmayanlar olur, her zaman için mümkündür ama benden böyle. Bunu anlatabilirdim de; ama sesim fare ciyaklaması gibi. Alışmaya da başladım gerçi, böyle kalsa ne güleriz.


Boynum da ağrıyor hafif, en azından antremanım yok. Her işte bir hıyar vardır. Salatalık.


Bir de konsere gittiysen mantık hatası falan yok kardeşim, devam et, ver paranı mis gibi konser izle. 
Umarım bu yazıya kalbiniz dayanmıştır ve buraya kadar okumuşsunuzdur. 


Okuduysanız size çok güzel bir film öneriyorum, ki bu da 21 grams. İzleyelim, öğrenelim.


Bu cuma, cumartesi, pazar Unirock. Söz bu sefer bu kadar uzun olmayacak ve yazıyı toparlayıp yazıcam.




Bu da biz, 26sından, yani bizim bir kısmımız. Az bir kısım. Denebilir.
Olcay'ın o güzel gömleği de bende şu an.




Dipnot: Beleş Unirock kombinesi dağıtan güzel insan, başımızın tacısın.
Dipnotiki: Elinizdeki kombineleri satmayı denemeyin, herkes iki üç tane aldı zaten.


Edit: Bazı güzel insanlar penayı kapmış (bkz: Teşekkürler Alihan-adam elit beyler, sahne önü-), buyrun bahsettiğim pena da budur.



Wednesday, 23 June 2010

Castin Biberin Kalkmayan Biberi

Bu saatte neden mi ayaktayım?


Biliyorum kimse merak etmiyor, ama antremanım vardı, hem de sabah 7buçukta. Siz uyurken, ki büyük ihtimalle hala uyuyorsunuz ben antremana gittim. Hem de hiç kuul olmayan bir şekilde.
Annem evde olduğu halde sabahın 6 buçuğunda otobüsle gitmemi söyledi.

Ben de taksiyle gittim, artık param yok.

Formspring bu aralar inanılmaz popüler ya, hakkında bir şey yazmayanı dövüyorlarmış. Dün beni inci bastı, yaklaşık iki yüz soru sordular ve inanılmaz eğlendim. Bir kısmını sildim ama yine de bir göz atın bayaa komik şeyler var.

Tamam, tabiki tek eğlencem inci değil, bir de böyle pazıl yapıyorum mesela. Dört bin parça, naber?


Çok sıkıldım, Azra bana İngiltere'den böyle şeyler getirdi işte. Çok güzel değil mi.
Severiz.
Oh mis.

Yaptığım gereksiz şeylerin yanında, Gunter von Hagens adlı güzel bir anatomistin güzel bir segisine gittik didemle. İnsan vücütlarının özel bir teknikle korunması metoduyla yaşam döngüsünü anlatan bir sergiydi. İçeride fotoğraf çekmek yasaktı maalesef. Son olarak mutlaka görülmesi gereken bir sergiydi, İstanbul Modern'e bekleriz diyorum.


Sonra da ver elini:

Unirock
Yann Tiersen
Massive Attack
Ozzy Osbourne
Scorpions

Adam haklı beyler, dağılın.

Friday, 18 June 2010

Saybırsonik

MERHABA.

Ben geldim. Hem de Bodensee'den. Almanya'nın güneyde şirin mi şirin bir bölümünden.


En küçük köylerden birinde teknolojiden uzak doğayla böyle otlarla falan iç içe bir hafta geçirdim.

Şehirde görülecek ve yapılacak hiçbir şey yoktu. O yüzden biz de bir gün Avusturyaya diğer gün İsviçreye gittik. Tren yolculuğu 10 dakika olsa da saçmaladık biraz:

Biraz fotoblog olacak anlaşıldığı kadarıyla. Küçük köyümüzün bir de mini mini gölü vardı. Hep beraber göle girdik.

Ama asla unutmayacağım olay Almanya-Avusturalya maçıydı. Biergarten'da yaklaşık 300 genç hep beraber maç izledik. Daha önce hiçbir yerde böyle bir atmosfer görmemiştim. Herkes formalar, atkılar, çeşitli taraftlar malzemeleriyle 1 saat önceden orada toplandı. Maç esnasında her golde ayağa kalktık her golde ölümüne gazdık. Maç bitiminde de kutlamaya gittik. Bundan sonra her Almanya maçını bu gazla izliyoruz.


Kaldığım kızın ailesi inanılmaz iyiydi. Kendi ailem bile bana böyle davranmıyor yahu. Sırf ben geliyorum diye 4 kilo çilek almışlar.

Kum saatlerine her zaman sempati duymuşumdur. Bir ara odamın bir köşesini koleksiyona ayırıp duvara da farklı kum saati fotoğrafları koyacaktım. Ama sonra gözüme sürekli zamanın ne kadar hızlı geçtiğini sokarlar diye vaz geçtim. Eh zamanın geçtiğini gözüme sokmaya başka birileri karar vermiş galiba:



Böyle burada alkol çok uç bir şey olarak görülüyor ya, Almanyada tabi sınır 16 yaş ve Alkol alın ama sınırınızı bilin diye billboard reklamları var. Ben böyle rahat ülke görmedim hojam. Avusturya daha da rahat aslında. Ya da düşündüm de Hollanda da bayaa iyi.

Ertesi gün komada hastahanede uyandığımızda hiçbir şey güzel olmuyor ve okuldan uzaklaştırma alıyoruz. O yüzden neymiş, sınırımızı biliyormuşuz.

Aslında buraya yazmaya üşendiğim bir sürü fantastik şey oldu. Uçtuk falan, ışınlandık, zihin okuduk, nükleer silah kullandık, komplo teorileri ürettik, dünyayı ele geçirme planı yaptık ama hiçbirini yaparken geldiğim günden bir sonraki günkü bedük konseri kadar eğlenmedik.



Aslında hepinizi kandırıyorum geleli üç gün oldu. Sadece çok üşengeç olduğum için yazmamıştım. Mesela internette Sonisphere bileti aramaya da üşeniyorum. Kapıda bulamazsam yalan.

Unirock alayına gider.

Şimdi yavaşça bilgisayarımdan uzaklaşıp odamı toplamam, puzzle yapmaya devam etmem, kitabımı bitirmem, ilerleyen saatlerde film izlemem, tiramisu yapmam ve duş almam gerek.

Ama benim tek yaptığım Piedra Irmağı'nın kıyısında oturmak ve ağlamak.