Sunday, 25 December 2011

o gün,


O gün karıncaları düşündü.

Aslında yapmamız gereken belki de onun neden moral bozukluğuyla evine gelip, üstünü bile değiştirmeden yattığını sormak olmalıydı. Ama biz ne onu tanıtmayı, ne de bir kez daha ilişkisini yüzüne gözüne bulaştırmış olduğunu anlatmayı uygun gördük.

Bir haftadır odasını temizlemediği belliydi, yerlerde giyip çıkardığı, deneyip beğenmediği kıyafetler, masasının üstünde ise iki gün önceki kahvaltının, dünkü akşam yemeğinin artıkları duruyordu. İlk başta onu rahatsız etmeyen karıncalar bir anda çoğalmaya başlamıştı.

O da oturdu ve karıncaları düşündü.

Niye karıncalar gibi olamadığını sordu kendine, çünkü onlar hep bir aradaydılar, tek bir tane karınca görmezdin mesela. Siyah bulutlar görürdün, yerin üstünde bulutlar mı?

Bu onun hayal gücü, karınca topluluklarından bahsediyor aslında. Simsiyah sürekli hareketli küçük karıncalardan bahsediyor. Onların yaşayışlarını düşünüyor hatta kendi kendine.

Karıncalar ne çıkar düşünürlerdi ne de başka bir şey. Bir arada mutluydu onlar. Yuvalarını beraber yaparlar, hep beraber yaşarlardı. İsyan edip tek başına yuva kuran karınca hayatı boyunca görmemişti. Hatta hayatı boyunca karınca dememişti. Karıncalar, onlardan hep karıncalar olarak bahsederdi.

Onun yapacak başka bir işi olup olmadığını sorabilirsiniz, neden böyle saçma ve basit bir canlıyı düşünerek vakit kaybediyor ki?

Ama karıncalar beraber yaşarlar. Etrafta kırıntı yoksa hepsi açtır, varsa biri yemeği ortak yuvaya götürmek için yola çıkar ve kırıntıyı binbir zorlukla tek başına taşımaya çalışır. Sonra bakarsın iki tane olmuşlar, bu zor işin üstesinden beraber gelmeye çalışırlar. Yemek bulmayı, açlığı, belki de mutluluğu paylaşırlar.

Bir sigara aldı, çakmak arandı etrafında.

Karıncalardan biri yatağının bacaklarından tırmanmış olsa gerek, yürüyüp yavaşça onun üstüne çıkmıştı. Hayatında ilk kez tek başına hareket eden bir karınca görmüş olmanın heyecanı onu çok uzun süre oyalayamadı, eliyle vurdu küçük karıncaya ve karınca düştü. Düştüğü anda siyah bulut yatağının dibine toplandı. Ölümü bile paylaşıyor bu karıncalar, dedi kendi kendine.

Oblomovluk vücudunun her köşesine işlemişti, ama karıncaları o kadar çok düşünmüştü ve sıkılmıştı ki, kafasını dağıtmak için sigara içmeyi çok istiyordu. O da kalktı ve mutfağa gitti. Sonunda bir çakmak bulabildi, sigarasını yaktı, bu sırada gözüne bir böcek ilacı takıldı. Hiç sorgulamadan yatağına geri döndü.

Masanın altındaki kırık parkede karıncaların hep bir arada durduklarını gördü, burası yuvalarının girişiydi herhalde. Yatağının bacağının yanında da siyah bir grup vardı, bunlar da öleni bekliyorlardı.

Çok fazlaydılar, neden yetmiyordu güçleri bir şeyleri değiştirmeye? Fazla ve bir arada. Başka ne gerekliydi? Mutlu ve inançlı. Neden sadece basit karıncalar olarak kalıyorlar? Paylaşım ve beraberlik. Peki neden, neden bir şeyleri değiştiremiyorlar hala?

Bu noktada okuyucu, onun gerçekten hiçbir işi olmadığına kanaat getirecektir. Kendi dünyasında küçük bir benzetmeyle hayatındaki bir şeylere anlam vermeye çalıştığını düşünecektir.
Onun kafasındakiler ise çok farklıydı.

En sonunda sinirli bir şekilde yattığı yerden kalktı, yine mutfağa gitti.

Evet, karıncalar birbirine sahipti ve inançları vardı, onunsa böcek ilacı.


Burada paylaştığım ilk kısa öyküm olarak kayıtlara geçsin.

Tuesday, 25 October 2011

bir zamanlar anadolu'da

İki gün önce bir zamanlar Anadolu'dayı izledim. Nuri Bilge Ceylan ve Cannes'da ödüllü filmi diyince beklentiler de yüksek oluyor haliyle. Ve beklentilerimi tam olarak karşılayan bir işe imza atmış kendisi.

Hikaye polis, jandarma ekibi, savcı ve bir suçlunun bir şeyleri aramasıyla başlıyor. Bu arayış oldukça uzun bir süre devam ediyor ve ne arıyorlar, ne arıyorlar diye deliriyorsun. Tabii ki tahmin etmek kolay ama yine de şaşırtıcı bir şeyler için kafa patlatıyor insan.


Benim size anlatmak istediğim senaryo değil, bunu mutlaka okumuşsunuzdur ya da okursunuz. Bahsedeceğim iki üç şey var birincisi Nuri Bilge Ceylan'ın filmiyle ilgili dedikleri.
Filmde arabada arayış sürerken manda yoğurdu üzerine, yabancılaştırıcı bir diyalog geçiyor. Bu diyaloga neden yer verdiği sorulunca Ceylan şöyle diyor: "O sahnede manda yoğurdu yerine karakterlerin güncel siyasetten bahsetmelerini de sağlayabilirdim, ancak öyle bir siyasetimiz var ki bu gün böyleyken yarın başka türlü. Kalıcı değil. Manda yoğurdu ise bundan on yıllar sonra bile kalıcılığını ve kalitesini korumaya devam edecek."

İkincisi ise karakterlerin seçimi ve aralardaki mizansenler. Eğer en iyi karakter Oskarı diye bir şey olsaydı bu film önümüzdeki on sene boyunca üst üste alırdı Oskarı. Öyle bir şey ne kadar mümkün olmasa da. Her karakter bir tip, ve anadolu hayatından ve insanların yerleşmiş şartlı düşüncelerinden bir şeyler sunuyor izleyiciye. Örneğin komiser Naci'nin karısnın doğuştan engelli çocuğu için yaklaşımı şu şekilde: "Allah neden bizi seçmek zorundaydı, neden biz de başkası değil?"
Bu tarz basit diyaloglar üzerinden Anadolu insanı ile ilgili çıkarılabilecek şeyler çok fazla. Bu film üzerine çok daha uzun konuşabilirim aslında, ama sıkılırız bu sebeple burada keseceğim.


Ben filmi yanımdaki ünversitelilerin horultularıyla ve sağımdaki adamın "Her önüne gelen film çekiyor, ben de senaryo yazacağım çeker herhalde." söylemleriyle izledim. Umarım daha iyi koşullarda izleme fırsatı bulursunuz, ya da çoktan izlemişsinizdir.

Önümüzdeki haftalarda film Paris'te bir festivalde görücüye çıkacak. Bu festival çok önemli, çünkü genelde Oscar sonuçlarına çok yakın seçimler yapıyor, orada iyi olan Oscar'da da iyi hesabı. Ceylan'a filmiyle bol şanslar diliyorum ben buradan. Oscar'ı çok hak ediyor. Kalbim oralarda olacak.

Film izlendiyse gülünecek final: Kola var mı?


Dipnotumsu: Once Upon a Time'ların Anadolu ayağını çekmesi de çok güzel oldu. Amerika Meksika West mest derken en güzelini yaptı Nuri Bilge.

Sunday, 16 October 2011

filmekimi güncesi

13 Ekim Perşembe günü, matematik abituru olduğum gün. Matematik abituru dediğimiz güzel sınav biçimi 1buçuk saat sürmekte ve üç sorudan oluşmakta. Kafamın halini siz düşünün gençler.

Okulda çıktıktan sonra, Mustafa Amca'ya gidip bir adet Yusuflu Atılganlı Aylaklı Adamlı kitap okuyup çay içtim . Saat 7deki filme gidene kadar bir de Oblomov'u aldım.

Bu gün aynı zamanda Inni'yi izlediğim gün.

Gördüğünüz gibi gitarı yayla çalan güzel insanlar bunlar.

Inni; Sigur Ros isimli İzlandalı post-rock grubunun konser kayıtlarının toplaması niteliğinde bir film. Toplasan on dakika (Konuşmalardan birinde gitariste ne tür müzik yaptıklarını soruyorlar ve cevap "heavy metal", komikli şakalar böyle) konuşma var ama müzik, sahne ve konserler enfes. Sigur Ros seviyorsanız, biliyorsanız ya da post-rock'la ilgiliyseniz keyif alırsınız. Yoksa siz de salonun yarısı gibi filmin ortasında çıkarsınız. (Bunu da anlamıyorum katalogdan okumuyor musun yani filmin neyle ilgili olduğunu, çıkacaksan uyuyacaksan gelme, bilet bulamayan bi ton insan var.)




14 Ekim Cuma günü, Beril'in ve Ege'nin doğum günü ve okulun aşırı boş geçtiği sıkıcı bir gün.
Amma ve lakin, bu günün filmi favori festival filmi olma adayım.

A Dangerous Method; Freud ve Jung'un 1910'lu yıllarda başlayan ilişkisini anlatıyor. Freud psikanaliz teorisini geliştirmeye başladığı sıralarda Jung da bir hastası üzerinde bu konuşarak tedaviyi deniyor. Hasta rolünde akıl hastası bir Keira Knightley var ve oldukça başarılı. Filmde 20 yıla yakın bir süre çok hızlı bir şekilde anlatılıyor ama hem müzikler enfes hem de satır aralarında Freud'a dair çok önemli tespitler var. Büyük ihtimalle vizyona girer oyuncu kadrosu sağlam oldukça, izlersiniz belki.

15 Ekim Cumartesi günü; dershanedeki kimya sınavında çok güzel netler yaptığım gün. Aynı zamanda çıkışında Subwayde enfes yemek yiyip taksime geçtiğim gün olarak da bilinir.
Beyoğlu sinemasının keyifli duvarlarıyla tomboy'u izledim bu gün.


Tomboy; Fransız yapımı tam bir festival filmi. Laure isimli, erkek saç kesimli ve o tarz giyinen bir kız, yeni taşındıkları mahallede kendini Mikael isimli bir erkek olarak tanıtıyor. Havuza gittiklerinde mayosunun içine hamur koymak tarzı şeyler bile yapıyor. Daha sonra küçük kız kardeşi de bu oyuna ortak oluyor ve kendi yaşıtı bir kız ondan hoşlanmaya başlıyor. A Dangerous Method favorim olur sanıyordum ama mini mini bir fransız yapımı birinciliği ondan alarak şampiyonluğa taht kurmuş bulunuyor. Şiddetle tavsiye edilir.

Son olarak söyleyeceğim şu ki resim hocasının ricası üzerine 29 Ekim'le ilgili bir vidyo hazırlıyoruz. Konu "Cumhuriyet hakkında ne düşünüyorsunuz?" Farklı insanlarla konuşup bunları birleştiriyoruz. Aşağıda en renkli karelerden bir tanesi var, izlemek size çok şey katacak benden söylemesi.

Ya bu vidyo hd'ydi. Sonra yükleyince bi acayip oldu.

Ah ve yarın tam 135 dakika süren Almanca Abiturum var.

Tuesday, 30 August 2011

ya balık olsaydık

Bunu dinlerken okursanız çok mutlu olurum.

Anlamsızca yüzerdik o zaman. Ama bizi üzen şeyler de bir anlam ifade etmezdi o zaman. Hani tek sorunumuz, okyanusa ulaşmak olurdu. Okyanusa ulaşmak da istemezdik aslında. Çünkü küçücük balık kocaman okyanusta ne yapsın. Balıkçığım güzelim. Ne işin var senin koca okyanusta? Kendinden büyük işlerle ne diye uğraşırsın.

Yeni fotoğraflar hazırladım size. Balık gibi hem de. Kusura bakmayın ne biliyim yazamıyorum. Fotoğraflara eleştiri yine hoşuma gider. Fişay yeni öğreniyoru sonuçta.

Burası Prag Kalesi.

 Bu fotoğraf da hoşuma gidiyor öyle.

LA GENTE ESTA MUY LOCA.
WHAT THE FUCK?

 Siz siz olun Deutsche Bahn'la yolculuk yapmayın çok pahalı.

"been dazed and confused for so long" lalala dıbıdıp 

Çay ve simit.
Ve istanbulda yağmur başlıklı çalışmamla.
OF KAFAMDA NE VAR.


Bu biraz acayip bir yazı oldu. Aylak Kadın beni en çok gezen seçmiş teşekkür ederim kendisine. Ben de yapacaktım bloggerın n'lerini ama şey ya galiba o kadar çok kişiyi takip etmiyorum bile. En'ler varsa yazmaya başladığımdan beri hep iletişimde olduğum şevval, melis ve zeynep olur herhalde. Bilemedim.

Monday, 6 June 2011

çakmağımız olsa ışınlanırdık

Sonra kendimi böyle bir şeyler patlamış da her parçam bir yere saçılmış gibi hisettim.Parçaları toplayacak adam hala aranıyor.

Cumartesi bu dağınık haftamızın son ayağını saygılı ve sevgili Ahmet'lerle gerçekleştirdikten sonra Ahmet oyununu bir de okulda oynadık bu gün. Ahmet oyununu araştırın az.
Cumartesinin detayını şuraya iliştirmiştim önceden.
Başlığımız da biricik Larien'e ait, yine o günden.
Feysbukum olaydı iyiydi.

Ya biri diyordu, mesela feysbukta grup açılırdı eskiden birileri gelsin diye. Öyle bişey olsa mesela. Ezgi gelsin huaa diye, herkes mor bişey giyip fotoğraf çekse.
Gogol Bordello - Start Wearing Purple
Ezgi oku eşek olma baban gibi.
Virgülsüz tabi.

Bir de link işine girişmişken imdb'yle kıyaslamalı liste yapan bi site var. Mesela ilk 250den 48 film izlemişim ben, azmış aslında.

Daha demin de babamla tavla oynadım. Babamı doğduğumdan beri yenemedim evet, biri beni toplamaya geldiğinde babama da el atsın. Böyle tavla mı oynanır? Yapılır mı bu? 6-2 yenildim işte.

"Annee yeeeaaa babam zar tutuyor dedim.", "Zar tutulmadan atılmaz Ezgi" dedi. Şimdi onu yenicem.
İnanmayın onu da yenemem sanırım. Ailecek şey gibiler.
Şey işte.

Bunu yazarken, annem oynamaya çağırdı. O da ölümüne zar atınca. Bütün aile mi zar tutar yeaaa dedim kardeşim bardak getirdi. Bardakla at komutu verildi. Bardakla ilk attığı zar 5-5.

Temsili batak fotoğrafı, geçen yıl Almanyada oynarken şeyetmiştim.

Bu ailenin tek sorunu benim biliyor muydunuz?


Onun dışında hayatım okul-batak-tutunamayanlar üçgeni.

Bir de demişken, bu cumartesi Münih yolcusuyum!

Geri kalan her şey için mastercard.


Sunday, 17 April 2011

eylem, film festivali ve reha'sız erdem üzerine

Şu son haftada anlatacak tonlarca şeyim var aslında, gittiğim filmlerle ilgili uzun uzun yorumlarımı yarınkileri de izledikten sonra yapacağım. Bugün burada toplanma amacımız ise:

  1. Bu gün Galatasaray Lisesi'nin önünde başlayıp, kocaman olan YGS'deki şifreye karşı yaptığımız eylem.
  2. AFM Fitaş'ta Salon 1'in sinema koordinatörü (ya da işte mesleğin her neyse ciğerim) olan güzel mi güzel bir insandan bahsetmek.
Hani sıkılmayın diye konulara ayırdım, içindekiler listesi dermişim. Ehe.

Eylem'den başlayalım, aslında bu ilk başta TKP gençlik kolunun organize ettiği bir olaydı. Sonra büyüdü büyüdü, caddelere sığmadı taştı. Yok o kadar değil de, yürürken Galatasaray Lisesi'nden Meydana kadar upuzuuun bir kortejdik böyle.

Neyi protesto ediyoruz? Milyonlarca insanın emeğinin çöpe atılmasını, şifreleri saçmasapan sınav sistemini. Ne istedik bu eylemle? Ali Demir -kendisi biricik ÖSYM başkanımız olur- istifa etsin istedik, ve YGS adaletli bir şekilde gerçekleşsin. Şifreler ona buna satılmasın, her seferinde cemaat kazanmasın.

Anadolu yakasından gelecek olanlar geç kaldılar; çünkü belediye gelmesinler diye vapur seferlerini iptal etmiş. Sonra KESK ya da DİSK ya da EĞİTİM-SEN hangisi bilmiyorum karambole gitti, onlara otobüs yolladı ve 2 gibi gelebildiler. 

Bir sürü insan doğaçlama konuşma yaptı, çok güzel konuşanlar da oldu, saçmalayanlar da. Nefis pankartlar vardı. "Mod-medyan, akp yaylan", "Bir Bilen, bir Gülen bilir." gibi gibi gibi. Medyaya yansır iki güne, takip edin ettirin, sonrakilere bekleriz.

Fotoğraflara ulaşamadım ama şöyle nefis bir vidyo var:

İkinci önemli konumuz ise, geçen hafta pazar günü benim İki Escobar'a geç kalmamla başlıyor. İçeri girmek için çalışanlarla konuşurken, bir çalışan daha geldi. Of nası ilginç dimi, acayip senaryo. Neyse kolu kırık böyle bir çocuk, çocuk ama. Dermişim değil de, ben bunu !Fte te görmüşüm zaten daha önce. Sonuçta geç kalanları almayacağını söyledi, "Milliyette benimle ilgili bilmemkaç paragraf köşe yazısı yazdılar, insanlar şikayet ediyor." dedi. Paragraflar sana feda olsun dedim, şimdi paragraf yazıyorum.

O gün Berkant, filmin yönetmeni bir de, festivalle ilgili önemli biri-sadece önemli biri olduğunu hatırlıyorum ama niye bilemedim şimdi- oturup iki saate yakın muhabbet ettik, keyifliydi güzeldi. Bence öyleydi yani.

Kendisi,kendisi dediğim Berkant işte, güzel biri dediğim gibi, üç yıldır çalışıyormuş zaten IKSV'de. Kısa film çekiyor bir de. Ve güzeller, o yüzden sizi şöyle alıyorum. Önerecektim şimdi, ama üçü çok farklı birbirinden ve hoşlar o yüzden girin takılın bakın izleyin. Zaten kısalar. 

Zaten sürekli filme gidiyorum, AFM Fitaş'ın kadrolu elemanı oldum.Salonu filan kapatıyoruz-ben değil gerçi Berkant da-, karanlık filan. Anlarsınız ya; ))))
Komikli şakalar böyle. Espriler şakalar. Gülüşmeler.

Film festivali heyecanına, bir de IKSV'nin tatlı kadrosu, çalışanları eklenince çok daha heyecanlı bir festival oldu. !F'in kadrosu çok tatlı daha güzel organizasyon diyorsun ama
!F'e geç kaldım mı? Hayır.
!F'te aynı salondaymışız, konuştuk mu? Hayır.
 O yüzden neymiş. Film Festivali'nin 30. yılı çok özel güzel geçiyor. Yarın son işte.

Filmleri dediğim gibi, ya yarın ya da pazartesi anlatıcam. Zaten 18iyle beraber bir hafta paskalya tatilim var. Orada da çalışmayı düşünüyorum, bir yerde çeviri yapacağım. 

Mektup heyecanı her yeri sarmış durumda şu sıralar. Posta kutusuna sürekli bir şeyler geliyor ben sevinçten zıplıyorum evde. Cevabı da yazdım, en kısa zamanda postaya vereceğim.
Yazıyı cuma yazmışım gibi düşünmeniz gerekiyor bir de.

-Devamını görmek için lütfen üye olunuz.-

Saturday, 29 January 2011

iki üç canavar banavarla ablukada

Büyük ev ablukada'yı da canlı izlemiş olduk. Nefis de eğlendik. Ne çaldılar diye sorun, her şeyi çaldılar ne varsa. Canavar banavar solist tabi, Afordisman Salihins -itiraf ediyorum bunu kopyala yapıştır yaptım- filan. Konserde bi ara AKORTisman dediler *gülüşmeler*. Böyle küçük komikli şakalar filan.

Bu arkadaşlar şarkı sözlerini sevgilinize sms atabileceğiniz çok çiço bir gruplar, tüm parçalarını  iŞTE BURDAN dinleyebilirsiniz, indirebilirsiniz.


Bir de ben yine fotoğraf çektim:





Soldan sağa:
 Afordisman Salihins, Galvaniz Gelbiraz, Canavar Banavar, Gelicem Nerdesin, Bass Bariton, Ben Tek Siz Hepiniz


İsimleri çokgzel he.
Bu sıralar hep böyle fotoblog buralar ya. Valla.

İkinci yeni'den bahsedicem demiştim. Bunlar güzel insanlar, Garipçilerden sonralar, daha garipler. Büyük ev ablukada'nın ismi de Turgut Uyar'ın aynı isimli şiirinden geliyor.  Ama benim en sevdiğim Edip Cansever abimizden, tüm sıkılanlara geliyor. DIDIDINN.

Yine çok fazla link oldu. Çok üzülüyorum. 
Hayır, çok link olmasına değil.

Çok iyi bir insanla, kendi saçmalıklarım yüzünden kavga ettim. 
Şimdi yüzümü bile görmek istemiyor. 
Yani bence istemiyordur.
İstese bile ben istemem artık.
Galiba. 
Konuşsam mı bilmiyorum, konuşsam bile ne desem bilemem. Zaten kötü, iki gündür emesen penceresini açıyorum, sonra dayanamayıp yine kapıyorum. Ne yapsam ki?

Bak yine yaptım, açtım sonra kapadım, yine.

Saturday, 1 January 2011

çok tehlikeli 'kariyerimi tasarlıyorum' yarışma yazısı

Şimdi bu yazıyla ilgili ne düşündüğünüzü, neyi düzeltsem daha güzel olacağını söylerseniz ben çok sevinirim. Biliyorum, biraz fazla dramatik oldu. 

            Küçüklüğünde her insan doktor olmak istemiştir ya, öyle bir hayalim olduğunu hatırlamıyorum. Hep genetik okumak isterdim, kendimi bildim bileli “Genetik Mühendisi olacağım ben!” derdim. Hiroşima’da atom bombasının patlaması üzerine olan, çocukların kopan uzuvlarından, parçalanan organlarından, değişen genetik yapılarından bahseden bir kitabı okuduğumda artık yerimde duramıyorumdum, tek isteğim genetiğin şifresini çözmek ve yapay olarak doku üretebilecek, bunları sinirlere bağlayacak bilgiye sahip olmaktı.
            Genetik mühendisliği hayalleriyle devam ederken, okuduğum okuldan, Alman Lisesi’nden, bu bölümü kazanmanın çok kolay olduğunu, Abitur yapıp istediğimi çok kolay elde edebileceğimi düşünürdüm hep. Evde oturur, blog yazar, konu geleceğe geldiği zaman hayallerimi anlatırdım. Bir gün Amerikalı bir kızın blogunu okurken çok ilginç bir resim gördüm, resmin LSD adı verilen ve Albert Hoffman tarafından tesadüfen sentezlenen bir uyuşturucu etkisi altında çizildiğinden bahsediliyordu. Karmaşık renkler, birbirinin içine geçmiş silüetler... İlgimin odağı bir anda bu maddenin kimyasal yapısına çevrildi. Uyuşturucuların, ilaçların, ve çeşitli sentetik olarak laboratuarlarda üretilen maddelerin insanlar üzerindeki etkilerini araştırmaya başladım. Bulduğum ilk boş vakitte, evdeki tüm medikal kitapları çıkarıyor, biyokimya üzerine her şeyi öğrenmek istiyordum. Konusu açıldığında, arkadaşlarıma ne kadar çok şey bildiğimi göstermek için, kimsenin telaffuz edemediği latince molekül isimleri söylüyordum.
            Bu konu üzerindeki bilgim arttıkça, “çözülemez” olarak nitelendirilen hastalıklara “Neden?” sorusuyla şüpheci olarak yaklaşmaya başladım. Genetik ya da sonradan edinilen hastalıkların, insanlardaki etkilerini ve şu ana kadar denenmiş ilaçlar üzerine makaleler okudum. Hepsini anladığımı tabii ki söyleyemem, belki de yarısı hakkında hiçbir fikrim yoktur; ama bilgi güçtür, ve bildikçe daha çok ilerleyeceğim. Biyokimya okuyacağım; kanserli yakınlarının odalarında ağlayan insanların yüzünü güldürecek, Huntingtons’ la boğuşan kadınlara çare olacak, ve uyuşturucu batağındaki sefil insanları kurtarmayı deneyeceğim. Elbette herkes hayal kurar; ancak bu hayaller onlara inandığın kadar gerçektir..

Çok tehlikeli 2011 yazısını daha sonra yazmayı planlıyorum. Hepinize yeniden kocaman mutlu yıllar.