Saturday, 27 November 2010

Lodos Baş Ağrısı Yapar Diyorlar

Bu sabah Alman Lisesi geleni Weihnachtsbasar vardı, Noel Kermesi yani. Yine gönüllü çalışıyordum Ayşe'yle beraber. Kahve standında çalışacağımız söylediler 12den 2ye kadar. Dedik tamam, ama ben tabiki geç kalktım ve lodos yüzünden de vapurlar çok yavaş hareket ediyordu; ancak yarımda oradaydım.

Zaten kahve sattığımız filan yokmuş, insanların oturduğu masaları temizliyormuşuz. Bir de kadın "Dikkat edin, masaların üzerindeki mumları kimse araklamasın." dedi. Almanca dedi tabi. Mumlar mı?

Bi koreli de beni vapurda yabancı sandı, canım ya bu da turist herhalde dedi beni klasik martı fotoğrafı çekerken görünce. Sonra tüm yol muhabbet ettik. Sonra beni 21 yaşında sandı. Sonra dedim abi, sen olayı anlamamışsın.

Okulda çalışmam bitince, alelacele hemen motora koşturdum, neyse ki iptal edilen seferler yeniden başlamış modaya geçtim oradan.

İki gün sonra benim çok mis nefis Alp diye bir arkadaşımın doğum günü. Bugün de onu kutlama  vesilesiyle beraberdik işte Moda civarlarında.

Doğum günü çocuğu.

Plastik Matara'dan 1,5 litresini 8 liraya aldıkları şarapları içerlerken -ki ben bu sıralar hiçbir şey içmiyorum o yüzden kenardan izledim- öleceklerine çok emindim. Şarköy marka bu şarabımıza bir de tanıtım amaçlı promo fotoğraflar çektik.


Ağzıma ne olduğunu ve neden dişlek çıktğımı bulmak için yapılan çalışmaların tümü sonuçsuz kaldı.

Sonra akşama doğru, lodos da var tabii, dalgalar sahile vurmaya başladı. Biz de askerlik arkadaşlarımızla poz verdik.


Arkadan dalgalar gelince sırılsıklam olduk, bundan gaz alan bana kadar olan tüm soldaki grup üstünü çıkarıp dalgalara karşı takıldı. O fotoğraflar diğer makinede olduğundan şimdilik göremiyoruz. Ama elime geçince onlar da buralarda olacak. Madem feysbukumuz yok. Burayı sonuna kadar kullanırız.

Bir de dün Chocolat diye bir film izledim, Johnny Depp oynuyor, dine bağlı bir şehrin açılan bir çikolata dükkanıyla nasıl değiştiğinden bahsediyor. İzleyin, izlettirin denebilecek seviyede. Çok beğendim ben.

Şimdilik bu kadar. Başka doğum günlerinde görüşmek dileklerimizle efendim.

Sunday, 21 November 2010

Meğersem Çoktan 18 Olmuşuz

Alphawezen'e gittik geldik. 18 yaş sınırını delicesine, ergenler gibi umursamayıp girdik Bronx'a. Çok başarılı oldu. Gönül isterdi daha iyi olsun Speed of Light, Gunsong ve Days böyle aralarda çalsın, çok bilinmeyen Electricity Drive filan da bunların arasında. Days çalmadılar bile. Hafif Yann Tiersen hayal kırıklığı yaşadım bu konserde de.

Öncesi sonrası güzeldi. Ya tamam öncesinde biletimi evde unutmuş olabilirim o kısmı unutursak diyorum işte.Yolun ortasında geri dönmemizi filan unutuyoruz işte onun dışındakiler güzeldi.

Sonra takıldık filan derken 4e doğru, sabah 4 tabi kuuluz ya böyle gece filan, babam meydandan aldı beni. Sonra karşıya geçtik evime geldim. Sonra bi anda aklıma geldi. "OLM BENİM YARIN MAÇIM VAR LAN" dedim. "Hem de Galatasaray maçı lan!" dedim. -Bu noktada Fenerbahçe'de oynadığımı belirtmem günün anlam ve önemini anlamamıza yardımcı olur.-


9da kalktım maça gittim geldim, Pav maçıydı bizden sonra da A takım oynayacak 5buçukta. Maç güzel değildi, 3-1 yenilmemizi bırak kötü maçtı yani. Ruhsuz filan keyifsizdi. Ama bir adam fotoğraf çekiyordu, onları bir ara alsam da koysam buralara, hazır Feysbukum yok.

Bir de benim fotoğraf makinem paslandı sanırım. Ancak böyle şeyler var:

Ergen Metallica filan posterlerim var ve anane çarşaflarım. Yüzümdeki ifade filan.

Ah bir de ben her sabah kalktıktan sonra biraz uçarım zaten.

Sıkıldığımda canım.

Sabahları işte.

Bazenleri.

Bu şarkı da çok güzel gider şimdi.

Monday, 15 November 2010

Altı Süper Film Birden

BAYRAM TATİLİ GELDİ lan sonunda. Çok sıkılıyordum ben okulda. Gerçi şimdi de evde çok sıkılıcam kesin. Bayram ziyareti kavramıyla karşı karşıyayız bir de. Akrabaları gezme olayları çok sıkıcı. Tek güzel yanı yaptıkları yemekler. -hep yemeği düşün gerizekalı 90 kilo olucaksın.-

O kadar üşengeçliğime rağmen şu an yazı yazıyor olmamın sebebi de bir anlaşma yüzünden evde oturuyor olmam. Haftaya cumartesi günkü Alphawezen konserini heyecanla bekliyoruz biz buralarda. Ama konserin 11buçukta Bronxta oluşu annemi gerdi, dedim anne dedim, iki gün evde oturayım izin ver dedim. Tımam olur dedi. -sonra gazını alamadın annein gözüne girmek için dün tek başına tüm evi temizledin salak kız seni.-

 Hiç fotoğraf çekmiyorum çok uzun zamandır. Zaten hep boş işlerle uğraşıyorum bu sıralar. Konser için iki gündür evde oturduğumdan film izledim bikaç tane.

Solda ezik kızımız Tracy, sağda havalı olan.

Thirteen; Okulun en popüler kızıyla, okuldaki en silik kızın çok yakın arkadaş olmasıyla başlayan çok klasik kurgulu bir film gibi görünüyor ilk başta. Daha sonra bu silik kızımızın aile ilişkileri de karmaşıklaşıp işin içine seks uyuşturucu filan girince film ilginçleşiyor. Çok çok harika değil ama boş vaktiniz varsa izleyin derim.

The Dreamers; 1968 Fransa'sında öğrenci grevlerinin olduğu zamana kurulu bir öyküsü var. Amerikadan bir yıl boyunca Paris'e okumaya gelen film delisi Matthew'in yine aynı zevkleri paylaşan Isabelle ve Theo kardeşlerle arkadaşlığını anlatıyor. Her anına kadar şaşırtan, süper bir film. Ama eğer çıplaklı, cinsel içerikli filmlerden hoşlanmıyorsanız tavsiye etmem.

Bi ara hapse giriyor işte kendisi.

Blow; Johnny Depp dünyanın en havalı uyuşturucu satıcısı rolüyle karşımızda. Masum bir öğrencilikten nasıl dünyanın en başarılı satıcısı olduğunu anlatıyor ve gerçek bir hikayenin filme uyarlanmış hali. İlk başları çok keyifli ama ortalara doğru aynı şeylerin tekrarı görülüyor insan biraz sıkılıyor; ama hoş bir sonu var.

Alice in Wonderland; Orjinal Alice Harikalar Diyarında'nın bir alternatifi olan bu filmi çok uzun zamandır izlemek istiyordum, bence insanların bu filme kötü demesinin sebebi orjinal kitabı ve onun devamı niteliğinde olan Through the Looking Glass'i okumamış olmaları. Daha nikah sahnesinde iki öyküye de bir sürü gönderme vardı, ve film boyunca da yüzüm güldü bunlara. Ama asıl kurgu Jabberwocky şiiri üzerinden yapılmış ve "Why is a raven like a writing desk?" çok fazla gündeme getirilmiş. Keşke kitaptaki gibi saçmalıklarıyla bırakılsalardı. Ve Cheshire Cat'in söylediği "We're all mad here." bölümünü koymamışlar çok üzüldüm. Önce kitabını okuyun, sonra izleyin derim. Ah bir de H. Bonham Carter'la Johnny Depp yine başarılı.


Gezici tiyatroları.


The Imaginarium of Doctor Parnassus; Dr. Parnassus isimli abimizin şeytanla kızı üzerine anlaşma yapıp sonra pişman olmasını temel alıyor. Şeytan ona bir şans daha verince gezici tiyatrosuyla iddianın gereklerini yapmak için geziyorlar filan böyle. Ona, yardımcısı Percy'ye, kızına bi de kızını seven bi çocuk var ona, yardımcı olarak Tony Shepherd diye bir karakter geliyor. Bu karakteri film boyunca Heath Ledger, Johnny Depp, Jude Law ve sonra da Colin Farrel oynuyor. Filmin kendisi ve kurgu çok iyi olmasa da sırf Tony karakteri için izlenebilir. Aradaki geçişler cidden çok keyifli.

Paranoid Park; Kaykaycı bir çocuğun kazara bir cinayete karışmasıyla başlıyor. Film genel olarak bunun üzerin kurulu ama çok farklı bir şekilde anlatılıyor. Olayın zamanını anlayana kadar bir de bakıyosun film bitiyor. Çok dramatik bir sonu var benden söylemesi.