Tuesday, 25 May 2010

Hakikatler Dünyasında Mizahi Bir Pencere

Şimdi bu başlığı gördüğünüzde böyle felsefe bekliyorsunuz ama yok yani öyle bir şey. Bu harika cümle benim dil ve anlatım sınavımda makalemin başlığı. Eh tabi verilen yargı "Kahkahanın eşlik etmediği her hakikat sahte sayılmalıdır." olursa bende ancak böyle şeyler yazarım, blog değil ki. Kol gibi.

Asıl edebiyat hocalarına, hatta ve hatta okulumun tüm edebiyat bölümüne kıl olmamın yanı sıra neden browni intense'de kaç kalori olduğu yazmıyor lan? Yaz geliyor zaten, bari bilelim de ona göre yiyelim.

Ekstra sıkıcı okul hayatıma dönmeden önce Dide Muygun'dan seçmeler:
-Aşk nedir biliyor musun?
-Annesinden dayak yiyip, dayak yediği halde yine de anne diye ağlayan bir çocuktur aşk.

Böyle cidden uğraşıp portfolyo yapmak istiyorum, ya da okulların fotoğraf yarışmalarına katılmak. Biraz araştıracağım o yüzden. Ve eğer kanadın tamamını yakalayabilmiş olsaydım çok mutlu olacaktım.
Portfolyo demişken hadi bir martı daha olsun bari:


Okul çok gereksiz, kimse yok takılacak falan derken geçen cuma günü de okulumuzda aslında güzel güzel yetenekli cici insanlar olduğunu fark ettim. Önce maalesef katılamadığım bir gençlik paneli düzenlediler, daha sonra da okuldan kendileri de dahil 4 grubun konseri vardı. İlk çıkan hazırlık grubu korkunçtu. Dağhan'ların grubu şarkı seçimleri dışında iyiydi. Ege'ler ise inanılmaz ruhsuzdu. Ama 11lerin grubu Tukaka'yı biz dinledik beğendik, tavsiye ediyoruz siz de edin, ettirin: http://www.myspace.com/gruptukaka
Canlı çok daha iyi söylüyorlar, ve çok da güzel Prodigy çalıyorlar.

Cumartesi günü 3 tane film izledim evden çıkmayıp. Requiem for a Dream ve Trainspotting arka arkaya balyoz etkisi yaptı, tüm gece depresif takıldım. Sonra da tüm gün kendimi eve kapadığımı düşünüp halime acıdım.

Şu an da durumum pek farklı değil aslında.

İnsanların formspringdeki saçma sapan muhabbetleri ciddiye almasını gerçekten anlamıyorum.

Bu yazı da biraz gereksiz oldu.


Ne desem bilemem, söyleyemem.


Tuesday, 18 May 2010

Walk With Me In Hell

Aylardır beklediğim, izin almak için annemle bir milyon kere kavga ettiğim biricik Lamb Of God konseri de geçti. Bu kadar harika bir konserin üstüne, bir de dört gözle Unirock'ı bekliyorum şimdi, ama önce Wrath logolu ekstrem havalı biletim ve süper güzel konser günlüğüm:

15 kişilik bir grup konsere gitmek için Taksimde buluştuk

Tabi grup böyle olunca daha en baştan problem çıktı, Mekin ona çarpıp geçen BMW'ye küfretti, adamlar indi kavga çıkıyordu. Şoförun "Neden küfrediyorsun lan, Manisalı mısın?" lafı üstüne Mekin'in Antepli olduğunu öğrendik ve orta yaşlı bir teyzemizin gelip isyan etmesiyle tartışma son buldu, yola koyulduk.

Küçükçiftliğin orada buluştuk falan, bir güzel çimlere konumlandık. Sonra dedik ki kardeşiğm girelim içeri. Bu grup kötü, sırf Pantera cover çalıyorlar bir şey yok diyenleri dumura uğratan bir performansla Black Tooth herkesin beğenisini topladı (Ya da benimkini her neyse.)

Lamb Of God başlangıcından bitişine, Black Label'ın son saniyesine kadar, dinlendirmedi, herkes inanılmaz gaz hayatının konserini geçirdi herhalde. Ya tamam Wacken veya Graspop'a gittiyseniz susuyorum ve ruhumu teslim ediyorum size. Ama yine de şu ana kadar İstanbul'da olmuş en süpersonik konserdi.

Konserin en gaz parçası Now You've diye başlıyordum ki durup düşündüm ve tüm parçalarda aynı modda gaz olduğuma karar verdim. Laid to Rest, Set to Fail de harikaydı. Redneck efsane ötesiydi. Walk with me in Hell zaten, evet evet olabilecek en iyi performanstı kesinlikle. Ses sisteminin düzelmiş olması da gözden kaçmaması gereken bir detaydı.

Ya asıl konser güzel de, çektiğim acıları paylaşmama ne dersiniz? Evet evet duymak istediğinizi biliyorum.

Nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde pogonun ortasındaydım ve bir anda diğer uca uçtum ve ayakkabımın teki bir yere uçtu. (Uçmak sözcüğünü kullananı öpüyorlarmış o yüzden.) Millet tepemde bağırıyor uçuyor falan, ben ne olduğunu anlayana kadar biri elini uzattı kalkayım diye. Beni nereden buldun lan falan derken Çınar beni kaldırdı ayakkabımı bulduk (Abi nasıl hiç bilmiyorum bir adam getirdi galiba) ve pogoya yine girdi.

Konserin geri kalanı boyunca "Pogoda dayak yedim abi ben, uzak duruyorum." diye gezdim ve en az yirmi kez söylemişimdir bunu, ben olsam kendime bir tane vururdum, ama en son beni hala pogoya çağırıyorlardı .

Bugay'ın yanıma gelip "Niye dönmüyor kimse abiiii?" demesi seyircimizin hala circle pit yapmayı bilmediğini bir kez daha kanıtladı. Konuştuğuma bakmayın yapsalar da girmem zaten bir daha.



Bu sefer Yamaç yoktu, ne imza alabildik ne de gördük adamları çıkarken, Yamaç kayıptı daha doğrusu. Bayaa endişelendik aradık falan ama en sonunda döndü yine sağ salim herkes çok rahatladı, sevgilerle.

Madem şimdi siz konser günlüğümün çok süper güzel falan olduğunu düşünüp-aslında konser güzeldi de anlatınca bayaa sıkıcı oldu sanırsam-, buraya kadar okudunuz, size harika bir tavsiye vericem:
Gidin canlı izleyin Lamb Of God'ı ve yanınıza Ben-Gay almayı unutmayın.
Boynum ve belimin inanılmaz ağrımasının yanında, bugün bir de okulun koşusu vardı Belgrat Ormanı'nda iki kilometre. Ormana gittik, anlarsınız ya. ; )

9:49 koştum, konser sonrası moda göre pek de fena değil sanırım.

Belim ve boynumla yaptığım savaşa daha fazla dayanamayarak sizi wall of death'te seviyorum ve yavaşça çileklerimin ve dondurmamın yanına, yatağıma dönüyorum. Nice mutlu konserlere.

Saygılar.

Thursday, 13 May 2010

Magic and Mayhem

Hiç fotoğraf olmayan bir blog yazısından sonra biraz içim karardı ve bir slayt gösterisi yapayım dedim. Oradan buradan fotoğraflar ve araya sıkıştırılmış 1 Mayıs fotoğrafları, güzel bir günden geriye kalanlar:



Wednesday, 12 May 2010

Koskocaman Bir Egom* Var

Hani çok mutlu görünen bir arkadaş grubu vardır ya, işte ben onların içindeki tek somurtan kızım.

Ortamın çok hoş olduğu bir yerde, sigara dumanından rahatsız olup söylenenim.

Arkadaşlarının sigaralarını alıp kıran sinir bozucu insanlar olur ya, o benim işte.

Sokakta gördüğünüz mutlu çiftlerde problemi çıkaranım.

İlgi görmek için trip atanlar var ya, hıh işte benim o.

İnsanları sürekli kıskanıp sinirlerini bozanım.

Kendini bir şey sanıp, saatlerce bile kendi yaptıklarını anlatabilecek olan da benim.

O sinir olduğunuz 1,75lik dolmuşa elli veya yüz milyon veren öğrenci de benim.

Otobüste ters yöne oturup kitap okuyan kız var ya, evet evet hemen şuradaki, benim o.

Hatta şu an bile sadece kendimden bahsederek ne kadar koca bir egom olduğunu bir kere daha kanıtlıyorum. Öyle ama en azından ben kendimi biliyorum. Çoğu zaman insanları rahatsız ettiğimi, çok konuştuğumu saçmaladığımı hepsini biliyorum.

Bak artık "sen beni biliyorsun, ama ben de seni. Kaç kitap, kaç dergi okumadığını, kaç web sitesi görmediğini, kaç mektup yazmadığını, kaç sözünü tutmadığını, kaç filmi, kaç sergiyi görmediğini, kaç akrabanı kırdığını, kaç kez pişmanlık duyduğunu, hakkını vermeyen kaç insana kırgın olduğunu, kaçını bir kaşık suda boğmaya hazırlandığını, kaç ülkeye hiç gidemediğini, kaç sorumluluğunu yerine getiremediğini, kaç gazeteyi açamadan günün bittiğini, kaç potansiyel flörtünü düzemeden ömrünün geçtiğini, kaç aşkı yaşayamadan içinin eridiğini, kaç konseri göremeden sezonu bitirdiğini , kaç meslektaşını, için için sevsen bile kıskandığını, kaç kere ayağına kadar gelen fırsatları harcayıp gittiğini…. Hepsini biliyorum.

Haftalık programında kaç saatinin trafikte, kaç saatinin günlük işler peşinde, kaç saatinin yemek yemede, kaç saatinin domestik ilişkilerde, kaç saatinin dişçide, kaç saatinin bürokratik ve resmi debelenmelerde, kaç saatinin tuvalette, kaç saatinin televizyon seyirlerinde, kaç saatinin rüya alemlerinde, kaç saatinin alışverişte, kaç saatinin önlenemez minimal geyik muhabbetlerinde, kaç saatinin de özel hayat çekişmelerinde geçtiğini de çok iyi biliyorum.

Onun için bana hava atmaya kalkma"**, beni eleştirmeden önce bir de kendine bak. Mecburi mütevaziliğini bilip, onu bile pazarlamaya kalkma, aynaya bak da gör halini. Bana ve çevrendekilere laf edene kadar kendini de eleştirmeyi öğren biraz.

Şimdi içinden bana istediğini de depresifsin de, bunalım takılıyorsun de, gereksiz şeylere sinirleniyorsun de; ama lütfen sonra bir dön ve kendine bak. Hata sende olmasın sakın?

-

*Ego'nun latince ben demek olduğunu bence bilmiyordun mesela.
**Bedri Baykam'ın harika yazısına saygılarımı sunuyorum bir de.


Monday, 10 May 2010

Sınıf Atladım Olm!

Bu yazının başlığı:
  • 10 kilobaytlık oyunlarda yenilmeyi yediremiyorum.
  • Renklileri ve beyazları ayrı yıkayınız.
  • Ne sebeple Blackberry kullanılır affedersin ama haberin var mı?
  • Eyes wide shut, naber Kubrick?
olabilirdi. Ama olmadı, olamadı. Çünkü bugün fransızca kursunda sınıf atladım!
Bir üst sınıf gibisi de yokmuş vallahi. Bu yerde bulduğumuz M harfi de, aşkın meyvesi olabilir mesela. (Astronot'un zoruyla yazdım yahu.) Ya daaa méthode de français olabilir. Festival, o da benim fransızca kitabım. C'est mon livre.
-Fotoğraftki netliğin nerede olduğunu bulana ödül varmış.

Ne de olsa bir dil bir insan. Biliyor muydunuz ben dört insan gücündeyim. Kaçın beş insan geliyor.


Yok yok gelmiyor, küçük bir şaka yaptım size.

Bugün cidden güzel bir gündü. Biletimi kaybettim demiştim ya, bugün Çınar bana kendi biletini verdi. Duvarımdaki son boş kalan yeri de biletlerle kaplamayı düşünüyorum.
-O M harfini de Anathema'nınkini yapiyim dedim bir işe yarasın.
Edit: Biletin altına sıkılıp ÇINAR yazmıştım çok çirkin olmuş abi.

D'accord, bien sûr. Şimdilik bu kadar.


Not: Protège moi (de mes désirs) yeni başlayanlara fransızcayı sevdirme potansiyeli taşır tıpkı le fabuleux destin d'Amélie Poulain gibi.

Sunday, 9 May 2010

Madem Sıkıldık

Dün bütün gün evde oturdum, daha boş bir cumartesi günü geçiremeyeceğimi düşünürken pazar günü geldi. Harika bir pazar gününe merhaba diyelim şimdi hep beraber. MERHABA! Bir şarkıda da pazar günleri patates soymayı severim diyordu. Soyacak patatesim bile yok.

Sabah 9:30ta kalkarım önce fitnessa giderim falan diye alarm kurmuştum. Kings Of Medicine'in çalmasıyla küfrederek uyandım ve kapatıp yeniden yattım. Yarım gibi sevgili Ayşe anneler günümü kutlamak için aradı uyanınca kutlarsın tarzı bir şeyler diyerek onu da kapattım. Sonra bir daha uyuyamadım ama. Kalktım fitness'a gittim. Bugün ölçüm yapıldı. Vücudumda 47 kilo kas olduğunu öğrenmek beni değişik duygular içinde bıraktı.


Dün evde olduğum için Amélie ve The Fall'u izlemiştim. İkisini de şiddetle tavsiye ediyorum. Harika filmler. Yann Tiersenn'i gözlerinden öpüyorum.

Bugün de sabahtan beri odamdayım. O yüzden çok merak ettiğinizi düşündüm ve şimdi hep beraber odamı tanıyacağız.



Genelde sürekli gördüğüm duvar olmasının yanında bu duvarı çok severiz. Çünkü bu duvarda gerek çizim olsun, gerek şarkı sözü olsun, gerekse Didem'in guaş boyayla yapılmış resimleri olsun çok eğlenceli şeyler vardır. Bir nevi de ergen köşesidir. Burayı görmemin sebebi de gördüğümüz üzere laptopumun konumudur. Soldaki komodinde her türlü gerekli gereksiz eşya bulunur. Üstü de adeta bir anaokulu çocuğunun odasını andırır. Duvarın en üstündeki "Childhood is the Kingdom Where Nobody Dies" yazısı bizi bizden alır ve bu duvara sırtımızı döneriz yavaşça.


Tam karşısında bu duvarlar vardır. Yatağımın üstünde ve yanında konumlanan bu duvarların birini V for Vendetta posteri kaplar. Irmak'ın hediyesidir kendisi. Penguen posterini de gidemediğim Tüyaptan Kaan almıştır. Film Festivali afişini de Beatles Cafe'nin alt katından almıştık. Bu duvar sevilir. Çünkü güzel gruplar, güzel posterler, güzel aktiviteler vardır. En sağdaki tam görünmeyen Kermitli Everybody Loves 80s Party afişine son bir bakış atıp buradan da uzaklaşılır.


Her sabah uyandığımda bu fotoğrafları görürüm. Buna uyanmaktan güzeli olabilir mi sizce? Sevdiğim herkesi görürüm, onlara günaydın derimm kocaman. Moralim bozuksa Azraya anlatırımm, eğer sıkılmışsam Didemle konuşurum, Ayşe'nin harika hippie fotoğrafıyla sohbet ederiz arada. Şimdilik burada 96 tane fotoğraf var. Yakın bir süre içinde daha da genişletmeyi ve odamın tamamına yaymayı düşünüyorum bu projeyi.


Bunlar da benim ikinci ailem. Kendilerini çok severiz, birlikte müzik dinleriz, sarılırız, uyuruz.


Camdan baktığımızda biricik bahçemizi görürüz. Orası sevilir, herkes anneler gününde ailesiyle takılırken evde tek kalmışsanız daha da sevilir. Hatta tam olarak şimdi, sizi burunlarınızdan öpüyorum, patenlerimi ve bisikletimi alıp dışarı çıkıyorum.

Saturday, 8 May 2010

Space Oddity

Ailem giderek sınırlarını aşmaya başladı. Günün ortasında arayıp haber verdiğim konsere gitmeme izin verdiler. O derece yani. Ama eminim ki bir önceki gün bulaşıkları yıkadığım için izin verdiler. Evet evet bunu biliyorum. Çünkü bulaşık yıkadım ben.

Neyse sonuç olarak fransızca dersinden çıktım metroya falan atatürk oto sanayi falan. Kaybolmamış olmam gerçekten başarılıydı. Hani normalde otobüsün ters yönüne binip samandıraya giden bir insanım. Biletim de yoktu, birinin elinde kalmış, 10 milyona aldı Çınar benim bileti. Ki normalde 40 milyon biletler.

İçeri girerken alkol falan almayalım diye -18 bilekliği takıyorlar. Peki Anathema konserinde bilekliğin üstünde "Jay-z @ Refresh" yazması nasıl bir saçmalıktır. Bunu bilmek istiyorum.

Konserin 9buçukta başlaması yalan oldu e tabi 11buçukta bitmesi de. Konser yarım gibi bitti, babam bayaa dışarıda bekledi. Agresife bağlamıştı en son.

Daha önce de hiç dinlememiştim Anathema, ama solistin gazı falan uyum sağladım bir şekil.

Çıkışta Yamaç'ın "Autograph please"leri sağolsun biletlerimizi imzalattık. Tüm konserin sonuna kadar büyük azimle sakladığım biletimi babam daha da kızmasın, gidiyim yanına derken bir yerde kaybettim. Düşürdüm galiba, ve daha sinir olamazdım. Mesela şimdi biletim olsa fotoğrafını çekip koyardım.

Bir de biyoloji sınavından o kadar söylenip ölümüne iyi bir not aldım. Bir daha söylenmiyorum. Ama biyoloji hocaları değil de, edebiyat hocalarına hala kılım. Not demişken galiba takdir alıcam lan, ortalamam 82.

Edgar Allan Poe sevilir. Tekrar tekrar okunur, yine de sevilir. Adam o kadar iyi yazıyor ki. Bkz: http://www.heise.de/ix/raven/Literature/Lore/TheRaven.html


Babam ne kadar konser yüzünden kızıp agresifleşmiş olsa da onu çok seviyorum. Bana eski fotoğraf makinesini vermesi bir yana, bir de üstüne harika şeyler getirdi. Ben lensin 14-54 olmasından yakınırken, bir anda elinde 40-150 lens, flaş, lens başlığı, UV filtre ve lens kapağıyla geldi. Lens kapağı nedir ki demeyin, valla çok gerekli bir olay. Lensin çizilmesi cidden çok korkunç olur.


Fransızca dersi demiştim ya, her pazartesi, çarşamba, cuma 18:30da ders. O saate kadar da Ayşe'yle oluyoruz. Ayşe'nin dans provası vardı bir gün. Onu izledim, latin dansları açılımı yapabilirim her an. Provadan önce Cansu bir parça çalıyor idi. Evet bu parçayı çok beğendim ben ve Ayşe'ye bana öğretmesini istedim. Parçamız Carmen (Sürekli yanlışlıkla Carmina Burana diyorum.) Ama bu parçayı çalamadım, sağ el ve sol eli aynı anda çalamıyorum. Piyano çok zor bir enstrüman bunu keşfettik hep beraber. Ve şimdi asıl güzel olan da Anathema konserine giderken metrodaki iki güzel insan bu parçayı çalmasıydı. O kadar mutlu oldum, o kadar para vermek istedim ki onlara. Ama hiç param yoktu, Carmen mırıldanıp mutsuz bir şekilde oradan ayrıldım.

Yavaşça mutlu cumartesiler dileyip, sizi bulamadığım yazı başlığı sonucu david bowie'yle baş başa bırakıyorum.