Thursday, 23 December 2010

aslında hiçbir şey anlatmıyorum

Monoton hayat akışımda, farklı olarak yaptığım şeyler bile sıradan artık. Okul, antreman, oradan bir aktivite konser filan varsa yeniden karşıya. Sonra asi ergen ayaklarında birinde kalmak eve dönmemek filan. Ya da ailemle tartışıp paşa paşa evime dönmek.

Aynen bu havalarda  dün iki yıl sonraki okuluma gittim. tabi kendisi BOĞAZİÇİ OLUYOR. Kazanıcam ya. Fizikten 35 alarak bayaa kazanırım zaten.

Boğaziçi Müzik Kulübünün konserinde caz ve klasik koro söyleyecekti. Caz korosunda da benim en yakın arkadaşım söylüyor. Çok havalı arkadaşlarım var. ANLARSINIZ YA.

Klasik koro biraz sönük kaldı tabi cazın yanında. Caz korosu müthiş bir şefe, ve şan okuyan ve solo söyleyen inanılmaz başarılı bir koriste sahip. Anlayacağınız müziğe doyduk. SONRA YİNE ACIKTIM. Oturduğum yer pek bir yanda ve uzaktaydı. Zoom objektifimi de kullanamıyorum, biraz tepkili sanırım bana içindeki aynalar kaydı. Böyle fotoğraflar çektim, güzel olmadı ama olayı anlayalım diye.

Kaan Bayır & klasik müzik korosu.

Masis Aram Gözbek, topuzu ve caz korosu.

Caz korosunun bir sonraki konserleri için, falan için, filan için burası var. Genelde Boğaziçinde oluyor zaten. Bir kere izlemeniz şiddetle tavsiye edilir. Sadece doğaçlama introları için bile değer.

Ya bir de bu sıralar natürmort çalışıyoruz. Bence natürmort olmamış, cidden diyorum bak. Objeler filan, çizemiyorum. Soyut çalışsak ya, sürrealist filan takılsak. Resim dersi amınakoyym. Herkes güzel sanatlarda.


Okulum Elif Şafak ve şimdi de üstüne Orhan Pamuk okutuyor. Yanlış olmasın Amin Maalouf ve Emile Zola okurduk ah, seviye yerlerde. Bir tasavvufa girdik çıkamıyoruz. Edebiyat konularıyla paralel kitap okunmuyormuş.

Yine konuşuyoruz, ama bir şey söylemiyoruz. Hep böyle zaten.

Saturday, 27 November 2010

Lodos Baş Ağrısı Yapar Diyorlar

Bu sabah Alman Lisesi geleni Weihnachtsbasar vardı, Noel Kermesi yani. Yine gönüllü çalışıyordum Ayşe'yle beraber. Kahve standında çalışacağımız söylediler 12den 2ye kadar. Dedik tamam, ama ben tabiki geç kalktım ve lodos yüzünden de vapurlar çok yavaş hareket ediyordu; ancak yarımda oradaydım.

Zaten kahve sattığımız filan yokmuş, insanların oturduğu masaları temizliyormuşuz. Bir de kadın "Dikkat edin, masaların üzerindeki mumları kimse araklamasın." dedi. Almanca dedi tabi. Mumlar mı?

Bi koreli de beni vapurda yabancı sandı, canım ya bu da turist herhalde dedi beni klasik martı fotoğrafı çekerken görünce. Sonra tüm yol muhabbet ettik. Sonra beni 21 yaşında sandı. Sonra dedim abi, sen olayı anlamamışsın.

Okulda çalışmam bitince, alelacele hemen motora koşturdum, neyse ki iptal edilen seferler yeniden başlamış modaya geçtim oradan.

İki gün sonra benim çok mis nefis Alp diye bir arkadaşımın doğum günü. Bugün de onu kutlama  vesilesiyle beraberdik işte Moda civarlarında.

Doğum günü çocuğu.

Plastik Matara'dan 1,5 litresini 8 liraya aldıkları şarapları içerlerken -ki ben bu sıralar hiçbir şey içmiyorum o yüzden kenardan izledim- öleceklerine çok emindim. Şarköy marka bu şarabımıza bir de tanıtım amaçlı promo fotoğraflar çektik.


Ağzıma ne olduğunu ve neden dişlek çıktğımı bulmak için yapılan çalışmaların tümü sonuçsuz kaldı.

Sonra akşama doğru, lodos da var tabii, dalgalar sahile vurmaya başladı. Biz de askerlik arkadaşlarımızla poz verdik.


Arkadan dalgalar gelince sırılsıklam olduk, bundan gaz alan bana kadar olan tüm soldaki grup üstünü çıkarıp dalgalara karşı takıldı. O fotoğraflar diğer makinede olduğundan şimdilik göremiyoruz. Ama elime geçince onlar da buralarda olacak. Madem feysbukumuz yok. Burayı sonuna kadar kullanırız.

Bir de dün Chocolat diye bir film izledim, Johnny Depp oynuyor, dine bağlı bir şehrin açılan bir çikolata dükkanıyla nasıl değiştiğinden bahsediyor. İzleyin, izlettirin denebilecek seviyede. Çok beğendim ben.

Şimdilik bu kadar. Başka doğum günlerinde görüşmek dileklerimizle efendim.

Sunday, 21 November 2010

Meğersem Çoktan 18 Olmuşuz

Alphawezen'e gittik geldik. 18 yaş sınırını delicesine, ergenler gibi umursamayıp girdik Bronx'a. Çok başarılı oldu. Gönül isterdi daha iyi olsun Speed of Light, Gunsong ve Days böyle aralarda çalsın, çok bilinmeyen Electricity Drive filan da bunların arasında. Days çalmadılar bile. Hafif Yann Tiersen hayal kırıklığı yaşadım bu konserde de.

Öncesi sonrası güzeldi. Ya tamam öncesinde biletimi evde unutmuş olabilirim o kısmı unutursak diyorum işte.Yolun ortasında geri dönmemizi filan unutuyoruz işte onun dışındakiler güzeldi.

Sonra takıldık filan derken 4e doğru, sabah 4 tabi kuuluz ya böyle gece filan, babam meydandan aldı beni. Sonra karşıya geçtik evime geldim. Sonra bi anda aklıma geldi. "OLM BENİM YARIN MAÇIM VAR LAN" dedim. "Hem de Galatasaray maçı lan!" dedim. -Bu noktada Fenerbahçe'de oynadığımı belirtmem günün anlam ve önemini anlamamıza yardımcı olur.-


9da kalktım maça gittim geldim, Pav maçıydı bizden sonra da A takım oynayacak 5buçukta. Maç güzel değildi, 3-1 yenilmemizi bırak kötü maçtı yani. Ruhsuz filan keyifsizdi. Ama bir adam fotoğraf çekiyordu, onları bir ara alsam da koysam buralara, hazır Feysbukum yok.

Bir de benim fotoğraf makinem paslandı sanırım. Ancak böyle şeyler var:

Ergen Metallica filan posterlerim var ve anane çarşaflarım. Yüzümdeki ifade filan.

Ah bir de ben her sabah kalktıktan sonra biraz uçarım zaten.

Sıkıldığımda canım.

Sabahları işte.

Bazenleri.

Bu şarkı da çok güzel gider şimdi.

Monday, 15 November 2010

Altı Süper Film Birden

BAYRAM TATİLİ GELDİ lan sonunda. Çok sıkılıyordum ben okulda. Gerçi şimdi de evde çok sıkılıcam kesin. Bayram ziyareti kavramıyla karşı karşıyayız bir de. Akrabaları gezme olayları çok sıkıcı. Tek güzel yanı yaptıkları yemekler. -hep yemeği düşün gerizekalı 90 kilo olucaksın.-

O kadar üşengeçliğime rağmen şu an yazı yazıyor olmamın sebebi de bir anlaşma yüzünden evde oturuyor olmam. Haftaya cumartesi günkü Alphawezen konserini heyecanla bekliyoruz biz buralarda. Ama konserin 11buçukta Bronxta oluşu annemi gerdi, dedim anne dedim, iki gün evde oturayım izin ver dedim. Tımam olur dedi. -sonra gazını alamadın annein gözüne girmek için dün tek başına tüm evi temizledin salak kız seni.-

 Hiç fotoğraf çekmiyorum çok uzun zamandır. Zaten hep boş işlerle uğraşıyorum bu sıralar. Konser için iki gündür evde oturduğumdan film izledim bikaç tane.

Solda ezik kızımız Tracy, sağda havalı olan.

Thirteen; Okulun en popüler kızıyla, okuldaki en silik kızın çok yakın arkadaş olmasıyla başlayan çok klasik kurgulu bir film gibi görünüyor ilk başta. Daha sonra bu silik kızımızın aile ilişkileri de karmaşıklaşıp işin içine seks uyuşturucu filan girince film ilginçleşiyor. Çok çok harika değil ama boş vaktiniz varsa izleyin derim.

The Dreamers; 1968 Fransa'sında öğrenci grevlerinin olduğu zamana kurulu bir öyküsü var. Amerikadan bir yıl boyunca Paris'e okumaya gelen film delisi Matthew'in yine aynı zevkleri paylaşan Isabelle ve Theo kardeşlerle arkadaşlığını anlatıyor. Her anına kadar şaşırtan, süper bir film. Ama eğer çıplaklı, cinsel içerikli filmlerden hoşlanmıyorsanız tavsiye etmem.

Bi ara hapse giriyor işte kendisi.

Blow; Johnny Depp dünyanın en havalı uyuşturucu satıcısı rolüyle karşımızda. Masum bir öğrencilikten nasıl dünyanın en başarılı satıcısı olduğunu anlatıyor ve gerçek bir hikayenin filme uyarlanmış hali. İlk başları çok keyifli ama ortalara doğru aynı şeylerin tekrarı görülüyor insan biraz sıkılıyor; ama hoş bir sonu var.

Alice in Wonderland; Orjinal Alice Harikalar Diyarında'nın bir alternatifi olan bu filmi çok uzun zamandır izlemek istiyordum, bence insanların bu filme kötü demesinin sebebi orjinal kitabı ve onun devamı niteliğinde olan Through the Looking Glass'i okumamış olmaları. Daha nikah sahnesinde iki öyküye de bir sürü gönderme vardı, ve film boyunca da yüzüm güldü bunlara. Ama asıl kurgu Jabberwocky şiiri üzerinden yapılmış ve "Why is a raven like a writing desk?" çok fazla gündeme getirilmiş. Keşke kitaptaki gibi saçmalıklarıyla bırakılsalardı. Ve Cheshire Cat'in söylediği "We're all mad here." bölümünü koymamışlar çok üzüldüm. Önce kitabını okuyun, sonra izleyin derim. Ah bir de H. Bonham Carter'la Johnny Depp yine başarılı.


Gezici tiyatroları.


The Imaginarium of Doctor Parnassus; Dr. Parnassus isimli abimizin şeytanla kızı üzerine anlaşma yapıp sonra pişman olmasını temel alıyor. Şeytan ona bir şans daha verince gezici tiyatrosuyla iddianın gereklerini yapmak için geziyorlar filan böyle. Ona, yardımcısı Percy'ye, kızına bi de kızını seven bi çocuk var ona, yardımcı olarak Tony Shepherd diye bir karakter geliyor. Bu karakteri film boyunca Heath Ledger, Johnny Depp, Jude Law ve sonra da Colin Farrel oynuyor. Filmin kendisi ve kurgu çok iyi olmasa da sırf Tony karakteri için izlenebilir. Aradaki geçişler cidden çok keyifli.

Paranoid Park; Kaykaycı bir çocuğun kazara bir cinayete karışmasıyla başlıyor. Film genel olarak bunun üzerin kurulu ama çok farklı bir şekilde anlatılıyor. Olayın zamanını anlayana kadar bir de bakıyosun film bitiyor. Çok dramatik bir sonu var benden söylemesi.

Sunday, 24 October 2010

Benim Bir Bisikletim Var

Hani okul başladı ya, hani sınavlar da başladı. Hani insanlar zorlanıyor filan. Matematikten 97, Fizikten 95 aldımm oluuum. Ama yarın coğrafya sınavı var ve kendileriyle hiç iyi anlaşamıyorum ben.


Ama şu an demek istediğim bunlar değil, kardeşimle İstanbul Modern'deki Mangayı Keşfet sergisine gittik. İkimiz de Japonlara bir kez daha aşık olduk. Heyecanla Dünya'yı ele geçirmelerini bekliyoruz.

Daha motordayız inanılmaz bir heyecanla Karaköy'e gidiyoruz. 

 Threesome dermişim ehhe, çok sevdim bu fotoğrafı nedense.

 Bu da Bleach'ten. Adamlar resmen biliyor çizmeyi.

 Empty Spaces.


 Böyle tüm animelerden küçük fotoğrafları birleştirip Naruto yapmışlar.



Burası da tüm sergi alanının tavanı, odama da istiyorum bundan.

Oda Eiichirō'nın skeçleri.

Fotoğraf demişken, okula fotoğraf makinemi götüreyim dedim. Ergen attacks oldu, Şöyle fotoğraflar çektik:

"I've got a Bike, you can ride it if you like."

Dermişim mesela. 

"Ya bi git."

Canımsın.

Şu yazmadığım 3 hafta içindeki en süper mükemmel olay da iki gün önceki The Spirit of Pink Floyd Show'du. Herkes tribute gruplarının ne kadar gereksiz, ve orjinallikten yoksun -adı üstünde tribute lan nesi orjinal olucak- olduğundan bahsediyordu ama sırf Pink Floyd'u canlı dinleyebilmek için bile değerdi konsere.

I'll see you on the dark side of the moon.

Shine On You Crazy Diamond'la girdiler, Another Brick in the Wall'la bitirdiler. High Hopes çalmamaları üzdü ama gerek Learning to Fly gerek Time gerekse Echoes'la hepsini kapattılar.

3 gibi konser bitti benim sabah 7de antremanım vardı. Babamı aradım eve gelmeme gerek yok dedim, Efeyle sabaha kadar civarlarda takıldık. 5 gibi boğaya çıktım. Öyle keyifli iki gün geçirdik. Tek problem soğuktan donmamızdı. O da olsun be hacııı.

Şimdi gündem piçliği yapıp Galatasaray-Fenerbahçe maçını izlemeye gitmeliyim. Malum Fener yenerse okula forma atkı filan sarı-lacivert gitmek lazım. Feysbuk statüme de maçla ilgili şeyler yazmalıyım. Sonra coğrafya sınavına da çalışmadım, bilgisayardayım yeaaa diye triplere girmem gerek.

Hepinizi salonda seviyorum.
Gudnayt.

Wednesday, 6 October 2010

Başlık Bulmakta Hep Zorlanmışımdır Zaten

Ben domatesi ısırarak yerim. Nutella yedikten sonra canım salatalık çeker. Biyokimya okumak istiyorum. Biyoloji ve Kimyayla ilgili her şey beni büyüler. Ethan molekülüne sahip olduğum için çok mutlu olabilirim.


Ve her gün antremana giderim.

9 yıldır voleybol oynayan bi insanın sevmesi gerekir filan diye düşünüyorsunuz ya, yok öyle bir olay. Her gün antremana gitmekten bıktım resmen. Antremana gitmek zorunda olduğum için çeşitli konserleri kaçırmaktan da bıktım. Geçen başkan kulübe geldi, başkan dediğim de işte  Aziz Yıldıvım. Tüm antrenörler gergindi filan böyle.

Ben de geriliyorum lan, konserden 1 saat önce beni Taksimden döndüren kulübüm beni geriyor. O adamcağız orada Mr. Crowley derken ben aptal hazırlık maçında takılıyordum. Çıkışta gittim. Son parçayı filan dinledim parkın orada. 

Sonra bizimkilerle buluştum Ortaköy'e yürüdük oradan Beşiktaş filan. Anlattılar bana da dediler Ozzy çok iyi oldu çok da güzel oldu.

Ben dünyanın en basit objesiyim, o yüzden kimse beni satmıyor.

Aynı gün Hayyam'a gittim. Hani fotoğrafçılar çarşısı olan. Ya hiç kimsede flaş difüzörü olmaz mı. Kimsede mi olmaz yani. Çok üzüldüm ama elim boş dönmeyeyim dedim Lomo'lara baktım. Fisheye 200 küsürdü çok üzüldüm. Parasızlığın gözü kör olsun dedim ve üzgün bir suratla geri döndüm. 

Siz olmasanız, canlarım yea.

İşte böyle almam gereken bir sürü şey var, yapmam gereken. Bunların hiçbirini de aklıma tutamayan bi adamım. Ya bi insan nasıl rehberindeki neredeyse tüm numaraları ezbere bilir ama yapması gereken şeyler hatırlayamaz.

Şimdi iyi güzel de gelelim Sıkorpiyınza. Karşim o nasıl konserdi öyle ya. Diyebileceğim ilk şey:
Seks.

Bir konserde herkes mi yiyişir ya. Konserle bu kadar mı alakasız olur insanlar. Zaten hiç de güzel konser değildi. Yazmicam o yüzden. Yaziyim diye de yalvarıyordunuz zaten dimi. Setlist ve ses sistemi kötüydü bu kadar yeter.


Odamdaki ses sistemi vallahi daha güzel. Pink Floyd damarım tuttu yine. Süper mutluyum. İlk kez en sevdiği albüm Final Cut olan biriyle tanıştım. O insan varya, o insan, dünyanın en güzel insanıdır benim için.


Biraz sıkıcı oldu galiba. Canım sıkılıyor benim. Hem de çok sıkılıyor.

Tütsü almam gerek, madde-ışık sergisinin bitmesine 3 gün kaldı ve sezonun başlamasına da 2. 

Vaktim yok.

Wednesday, 22 September 2010

Dağlar İçin Şarkılar Yazmışlar

Bu yazıya madde-ışık sergisini gittiğimi söyleyerek başlayabilirdim, gitseydim tabi. Okulumun ikinci haftasında derslerin daha da sıkıcılaştığını, ve beni hayattan bir kat daha soğuttuğunu anlatsam da çok sıkılırdık herhalde. Ya da antremanlarımın her gün 10dan önce bitmediğini, çok yorucu olduğunu ve canımın hiç oynamak istemediğini de söyleyebilirdim.


Sevdiğim insanların hepsinden giderek uzaklaştığımı da anlatabilirdim, hepsine nasıl ters cevaplar verdiğimi, onları kendimden teker teker nasıl soyutladığımdan bahsedebilirdim, bunu yapsam belki biraz üzüntüm geçerdi paylaşmış olurdum en azından. Yalnız kalmayı aslında sevdiğimi söylerdim en ergen tavırlarla.


Biraz daha eğlenceli bi insan olabilmeyi, insanlara pozitif yaklaşabilmeyi, bu kadar bencil olmamayı dileyebilirdim, sonra bunu bile dilemeyecek kadar bencil olduğumu, başkalarını zerre kadar umursamadığımı söylerdi şu an aramın iyi olmadığı biri.


Bunalımın ilk belirtsinin hasta olduğunu düşünmek olduğunu söylerdim, o zaman fark ederdik ki eğer biri "Bunalımdayım." diyorsa bu sonu olmayan bir çemberdir. Çünkü hasta olduğunu düşündüğü için bunalım başlangıcı olduğunu, ben de buna inandığım için bunalımda olduğumu da yazabilirdim buraya. Belki o zaman bana bunu nereden biliyorsun derdiniz, ben de en yakın arkadaşımın annesinin patalog olduğunu eklerdim bilmişlikle.


En sonunda bu gün antremanım iptal olduğu için yeniden mutlu olduğumu hatta istiklalde dans ettiğimi söyleyerek ne kadar ergen olduğumu bir kez daha kanıtlayabilirdim. Ve Didem'in bana en sonunda çok istediğim küpeleri aldığını eklerdim, bunun beni daha da mutlu ettiğini. Bunları söylerdim tabi küpelerden biri aynı gün kaybolmasaydı.


Bunların hepsini söyleyebilirdim, siz de ya okurdunuz ya da sıkılıp yarıda bırakırdınız. Ama ne desem bilemem, hiçbirini söyleyemem. Tek söyleyebileceğim,


monoton.





Alıştığın düzenden kurtulmanın tek yolu bu.


Kaçmanın.

Wednesday, 8 September 2010

Beklenmeyen Bir Etki Görüldüğünde

Rize'den sonra huzuru bulamamış ergen ayaklarında takılmaya devam ederken, günün sevdiğim saatlerini değerlendirmeye karar verdim. Sabah 3-5 arasına tekabul eden bu saat, aynı zamanda sahur vakti oluyor canlarım.


4 gibi telefon, fotoğraf makinesi derken çıktım dışarı. Sitenin arka taraflarına doğru yürürken güvenliklerin harika bakışları neredeyse eve dönmeme sebep oluyordu.


Hilalle yetinmek zorundayız, yıldızlar çıkmadı.


Ama gittim çimenlere yattım tek başıma. Tam 49 tane yıldız vardı. Yalnız olmayı severim ben, karmaşanın ortasında tek başıma. Normalde bir sürü insanın olduğu yerler, koşturmacanın olduğu yerler bomboş olur ya, terk edilmiş sakin filan. Öyle severim ben. 49 tane yıldızla severim.


Temsili baykuş fotoğrafı.


Tam mutluyken, yüzümde aptal bi gülümsemeyle, baykuş olsa ne güzel olur lan diyip, havaya bakarken; 


"Eviniz yok mu sizin?"


dedi biri. Sitemin güvenlikleri koruyacak başka bir şey yok gibi insanları benden korumaya karar vermişler. Beni siteye gelen evsiz sandıklarını söyledikten sonra, yıldızları izliyorum yeaaa nirvana abijieam deyince bunun ne kadar uygunsuz olduğunu söyleyip yanımdan uzaklaştılar. 


Gece hiçbir şey yoktu olum çekicek.


Güneş 5:30ta doğacak dediler bana, güneş filan doğmadı bekledim altıya kadar dışarılarda. Sonra pes ettim, eve çıkıp taksime gitmek için hazırlandım ki bu da bir başka hikayemiz.




Bu ergen triplerinden sonra, ergenliği bir de küçük bir erkek çocuk olarak yaşamaya karar vermiş olmamdan olsa gerek, age of empires 3 oynamaya başladım. Kuzenim ve kardeşimle sürekli, her boş vakit bulduğumuzda oturup multi eyc of oynuyoruz. Erkeksen ergenlik daha zevkli lan.


Sonracığıma yıllardır satranç oynamayan ben, dedim oyun güzel. Güzel çünkü bulan adam deliymiş.




Deliymiş çünkü olum, L şeklinde ilerleyen taş kafası? Hangi adam bir taşı L şeklinde yürütür lan. L var bir de Death Note'ta çok güzel adam. Adam gibi adam.Bunlar bahane, sadece 97'li milenyum kardeşimin beni satrançta yendiğini saklmaya çalışıyorum.


Pazartesi okul açılıyor. Onun dışında tam gaz antreman desem de inanmayın. SAKATLANDIM. Bacağım sakat ve ekte görülen rapora sahibim.


Ki bu da tam 7 (Yedi) gün istirahat etmemi söyleyen bir olay. 




Şimdi tek ihtiyacım olan Ankara'ya 1 (Bir) adet tren bileti. Onu alana kadar her şeye metroda bekleme umursamazlığıyla -and the credit goes to sonnenfresser- yaklaşmaya devam edebilirim. 


Evet evet, benim olaylara yaklaşımım tam olarak böyle.


Doktorunuza başvurunuz.

Sunday, 29 August 2010

Sen Yoksun, Nem Var

Modaya giderseniz eğer, Ali ve Kemal Usta'nın oraya hani, dondurma ve waffle yemeye, yoldaki yazılara dikkat edin. Yol dediğim de duvarlar canım. Modernizm vidadır demişler, bir de şunu:


Dimi öyleydi cidden, buralar eskiden hep yeşildi. Taş, beton, milletin ciyak ciyak bağırdığı, mitinglerin yapıldığı bir yer değildi. Bu gün de Referandum'a hayır mitingi vardı. Kadıköyde bulunmamın amacı da buydu esasen, hayır'ı savunduğumdan mı? Hiç sanmam. -İlk kez siyasi içerikli görüş belirten bir şey yazıyorum, yerlerinizi alın, kemerleri bağlayın, uçuşa geçiyoruz.-

Eğer yaşımı doldurmuş olsaydım, ilk düşüneceğim Boykot olurdu, çünkü bu ülke ne Akp'nin dayatmalarıyla ne de Chp'nin sahte muhalefetiyle bir yerlere gelebiliyor. O zaman neden hayır diyoruz, çünkü şimdiye kadar tepkisiz kaldık, tepkisiz kalmanın bir çözüm olmadığını insanların bunla daha da tepemize çıktığını gördük. Şimdi hayır diyoruz, ve en azından seçimle başa gelen Tay-yeap'ime onu destekleyen insanların biraz da olsun azaldığını gösteriyoruz.

Ciddi siyasi görüşlerimden bu kadar, gayri ciddi mod strikes back. Ama önce bugün çektiğim fotoğraflardan slayt şov hazırladım siz güzel insanlara.


                            view all pictures of this slideshow  Sonuna kadar bakın bence hehe.

Şimdi siz diyorum ya, ama bu blogun sadece 11 takipçisi var, aslında o öyle değil bak. Gizli gizli okuyup bana söylemeyenler var, sonra okuyup emesenden yorum yapanlar var. Ayrıca şu geçtiğimiz haftada 4 kişi daha sık yazmamı söyledi. Hatta bir tanesi tekrar tekrar okuyorum çok zevkli yazıyorsun dedi. Canlarım benim, gizli kimliğinizle seviyorum ben sizi.

Hadi o zaman hepimizi sevindirecek bir kitabım var. Remzi kitabevini soydum ben! Soydum derken, mecazen canıım. Çok uzun zamandır istediğim bir sürü kitabı aldım. Ve de en güzeli A Clocwork Orange'ın çok çok güzel bir baskısına sahibim artık.


İlk gördüğümde dans ettim, zıpladım, yanlışlıkla Penguin Readers rafını devirdim, çok özür dileyip kasaya doğru devam ettim. O kadar mutluyum ki, bir sürü kitabım var çok güzel. Çok çok güzel. Çocuk gibiyim.

Sezyum Reyiz, hastayım sana. Paylaşıldıkça güzel.

Bu gün teyzemi tavlada 5-0 yendikten sonra, gazımı alamayıp babamla oynamaya gidiyorum, 5-0 yenileceğim sanırım.

Yarın sabah 7:30taki antremanımda görüşürüz. İyi geceler.

Thursday, 19 August 2010

Işık Hızında Yolculuk

Senle ben hiç sınırı geçemedik ki.

Çok uzun süredir hiçbir şey yazmadım. Aslında geçerli sebeplerim de var denebilir. Her gün sabah 7buçukta kalkıp antremana gidiyorum. Evet okul bile o saatte başlamıyor. Evet delirdim ve altıda kalkıp her gün antremana gidiyorum. Hayır voleybolu bırakmayı düşünmedim. Pazartesi, çarşamba ve cuma günleri de sabah gidiyorum eve gelip uyuyorum sonra akşam bir daha gidiyorum. Günde çift antreman yani. %90 nem.

Salı ve perşembe günü de sabahları var sadece akşamları bir şeyler yapıyorum. Mesela bugün Cemleydim. Hayatın anlamı üzerine çok ciddi muhabbetler yaptık. Popüler kültür problemlerimizden cinsel hayata, alkolden uyuşturucuya, gençlik problemlerinden referanduma kadar bir sürü konuyu ele aldık. Filan dermişim. Gerçi öyleydi. Eğlenceli bi gün geçirdim.

Onun dışında son iki haftada sadece Çınar ve Egeyle dışarı çıktım. Çınar demişken naber abi, filan. Yok Çınar şimdi Sırbistana gidiyor. O gittiği için de ben çok üzülüyorum. Ege de üzülüyor sanırım. Bu gün 19'u olduğuna göre de sadece 8 gün kaldı. Bana kalırsa antreman dışındaki kalan tüm zamanımı onla geçirebilirim. O geçirmez gerçi, ama orası da onun bileceği iş. Çınar seni çok seviyorum, canım benim.

Oha lan uzay gemisi, dermişim mesela.

Bence çok güzel oldu bu fotoğraf, basıp cüzdanıma koymalık tam.

Yoğun duygu patlamasının ardından biraz da yeni keşfettiğim kutu oyunlarına gelelim. Yeni keşfettiğim diyemesem de son günlerde oynadığım işte. Bebeklik arkadaşım bize geldi, biz de dedik zaten sıcak yeaa çocukluğumuza dönelim oyun oynayalım filan. Twister, Risk filan derken odam en son şöyle görünüyordu.

Arkada domino taşları, iskambil kartları ve okey taşları da mevcut. Bunun bi de diğer tarafı var. 

Toplamak bayaa vaktimi  aldı, sonra hızımı alamadım tüm evi topladım. Annemle aram zaten iyiydi daha da iyi oldu. Sevinçten yerimde duramıyorum.

Bir de Bired Pite geçici süreli bir aşık olma sendromu yaşıyorum. Snatch'i izleyin izlettirin. Filmin en güzel sahnelerinden birinde üstsüz, slip donlu Biret pit yanan bir karavana koşmaya çalışırken Massive Attack Angel çalıyor. Aşık olmayıp da ne yapıcam.

 Buyrun bu da Massive Attack Angel.

Aşk demişken, ben House'a gerçekten aşığım ya, öyle böyle değil.

Vicodin nokta

Bir de Aaron Funk, sen varya sen. Sen de çok güzelsin.


Güzel mi, İngiltere güzel. Bu yıl Ayşe'yle gitmek çok isterdim, olmadı denk gelmedi filan, üzüldüm ama artık bu yıl Gençtur'la çok güzel 3 hafta gidiceğimiz için içim rahat. Benim yerime Alihan gitti İngiltereye. Bu fotoğrafı da ben git en yakın telefon kulübesiyle fotoğraf çektir dediğim için çektirdi. Çok sevimli değil mi? Evet öyle.

Selam beyler, ben Alihan'ın bunu gördüğünde vereceği tepkiyi hoş karşılamaya hazır zihniyet, soruları alayım.

Evet Alihan çok iyi bir insan ve onu da seviyorum. Adam Össde ya da Lys işte her neyse, onda Türkiye 120.si. Daha ciks olabilir mi. Resmen bunla ben hava atıyorum.

Aslında amacım bu yazıyı bitirince Lock, Stock and Two Smoking Barrels'ı izlemekti, ama malum yarın sabah 7buçuk akşam da 4buçukta antremanım olduğundan Ezgi için yatma, İstanbul için iftar vakti. İyi geceler.

Not: Başlık için buraya

Friday, 30 July 2010

Huzurun Etkili Maddesi Çaymış

Uzun ve zorlu bir yazının daha sonuna geldik, iyi hafta sonları. Diyebilirim aslında; ama yazının değil yazın sonuna geldik. Rizeye gittik geldik bir de. Kültürümüzü daha yakından tanıdık, gezdik, gördük, öğrendik ve bol fotoğraflı bir blog yazısı hazırladık.


Annem sağ olsun uçakla değil otobüsle gitmemize karar vermiş, otobüs de 18 saat sürüyor. Yolda resmen acı çektim. Ama yukarıdaki güzel fotoğrafı çektim otobüse üsküdardan binmemiz sayesinde. Her işte bir hıyar vardır.


Öncelikle bu benim ananemin ve dedemin evi, 15 günümü burada geçirdim. Denizin dibinde ve kocaman bir ev. İstanbulda'ki ev de böyle olsa hayatta çıkmazdım evden.

Tabi Rize'de olay daha bir farklı oluyor, bir gün bile evde oturmadım, her gün dağa çıktım. İlk başlarda kardeşim de benimle geliyordu. İşte biz böyle mutlu bir aileyiz.

Evet yanlış duymadınız, alnım kocaman.

Ah bir de ırmağa çıkmayı deniyoruz, sonra çıkamıyoruz. Sonra ben gaz olup çıkıcam lan diyorum, çıkıyorum ama inemiyorum. Kardeşim de fotoğraf çekicem diyor ama netleyemiyor.


İnternet bağlanıp, televizyon yapıldıktan sonra kardeşim evden çıkmama kararı aldı ve ben de dolayısıyla yalnız kaldım. Bu yüzden hırs yapıp dağın en tepesine çıktım kardeşim de bir kıskandı tabi sormayın. Mezar vardı orada bir tane. Ve gerçekten çok güzel görünüyordu. Beni de oraya zevkle gömebilirsiniz.


Orada yaşlı bir çift beni tanrı misafiri olarak nitelendirip evlerine çağırdı. Beraber çay içtik, kek yedik, akrabalardan konuştuk. Daha huzurlu bir gün geçirmemiştim. Bu da en tepelerden birkaç enstantane filan işte.



Çarpık kentleşme ne güzel.

Sonracığıma bu güzel cici ailem bana telefon numaralarını verip dönüş yolunu tarif ettiler. Burada tam aşağı ineceğim şelalenin üstünde bir aile daha vardı. Çocuklu bu sefer, çayımızı içmezsen çok kırılırız dediler bir de onlarla çay içtim.

Merhaba ben çaylık.

Zaten ekonominin, siyasetin, sporun her şeyin çay üzerine kurulu olduğu bir yerden bahsediyoruz. İnsanlar çaylıklar için birbirini vuruyorlar. (Eee şey ya da annem mübalağa yaptı.)


En yukarı kadar çıktıktan sonra görülecek başka bir şey kalmadı, ben de dağda uçurum gibi bir yerin orada kendime oturulacak bir köşe yaptım. Her gün güneşin batışını oradan izledim kitap okudum, Rumi ve Şems'e doydum.


Bu köşenin bir de ekstra modern(!) evde, ekstra güzel balkon versiyonu var ki orada genelde film izledim. Bulmaca çözdüm, fotoğraf çektim falan. Ah bir de House izledim. Canım benim ya. O kadar çok seviyorum ki seni Gregory'ciğim.

Daha şişko görünmemi sağlayacak bir fotoğraf çekemezdin, teşekkürler anne.

Günlerden bir gün yine kitap okumak ve güneşin batışını izlemek için dağa çıkarken yağmur başladı. Geri dönene kadar sırılsıklam oldum. Düşerek ölecektim, dağda mahsur kalacağımı falan düşündüm. Eve gelir gelmez ilk yaptığım fotoğraf makinemin sağlam olup olmadığına bakmaktı. Keşke yapmasaydım, keşke bir kere de olsun telefonumu düşünseydim. Maalesef bir telefon daha bozmuş oldum. Canımız sağ olsun.

Ben Rize'nin kültür çatışması, naber?

Eğer ki coğrafya derslerini dinlemiş olsaydım, "yazlar ılık, kışlar serin her mevsim yağışlı" kalıbına çok daha tutunmuş olurdum, ve telefonum bozulmazdı. Ama denize de girmezdim herhalde. Bir cesaretle gittik hadi hava sıcak görünüyor, yağmurun canı cehenneme diye annemle.(Türkçe dublaj film izliyor olsam da sürekli böyle konuşurdum mesela.) Bu da annemin çekemediği, yaz gelince feysbuk profili olması gereken bikinili fotoğraf örneği.


Burada da annem bana seksi pozlar vermekte.


Bunların yanında söylemek istediğim şu ki, yanıma her şeyi alıp toka almamıştım. Rize'de her yere Sonisphere bandanasıyla gittim. Onlar da festival coşkusunu benimle yaşamış oldular.


Son olarak da mahallenin yaşlıları, manken olmama, beni Rizeye gelin vermeye, zeki bir uşağın çok iyi karısı olabileceğime, çay kesmeyi öğrensem çok işime yarayacağına, dağa çıkmayı sevmemin güzel bir şey olduğuna ve seneye mutlaka gelmeme karar verdiler. Antremanlarım uyarsa tabiki gelirim canlarım benim.

Pazartesi günü antremanlarım başlıyor, heyecandan yerimde duramıyorum desem, en büyük yalanlardan birini söylemiş olurum.

Aynı şekilde yarın okul kitaplarımı alıcam, çok heyecanlıyım desem de bir başka yalanda bana eşlik edersiniz.

Şimdi House izlemeye devam etmeliyim, iyi akşamlar filan.

Çevirmen Notu: Aslında binbir renkte böyle güneş batışı fotoğraflarım var, ama bir yerden sonra da sıkıyor yeaa.